Katagorisi | Açıklamalar, Tarihimizden

Tasfiyeci saldırıya karşı tasfiyeci taktik

Faşizmin TDH’ni tasfiyeyi amaçlayan “F tipi” saldırısı ve ona karşı direniş süreci, ‘dün’e ait olmakla kalmayıp ‘geleceği’ de belirleyecek sonuçlar ve deneyimler içeren bir kesittir

Faşizmin 19 Aralık Katliamı‘nın da gerekçesini oluşturan F tipleri saldırısına karşı Ölüm Orucu Direnişi‘nin örgütlenmesi ve yürütülüş sürecinin belli başlı etap ve gelişmelerinin yazılı belgelere, tanıklıklara ve somut olgulara dayalı olarak anlatılıp irdelendiği aşağıdaki değerlendirme, ilk olarak bundan 5 yıl önce Ufuk Çizgisi dergisinde yayınlandı.

Derginin 1 Haziran 2005 tarihli 15. sayısından başlayarak 23. sayısına kadar 8 bölüm halinde yayınlanan metin, esasında bir iç sürecin belgeleri kapsamında 2003 sonlarında kaleme alındı. O dönemin merkezi karar mekanizmalarında yapılan değerlendirmelerin ardından -bazı tanım ve kavramlara ilişkin bir-iki küçük düzeltme dışında- ‘merkezi görüş‘ olarak kamuoyuna açıklanmasına karar verildi.

Bu metindeki değerlendirmeleri o zamanlar paylaşmakla kalmayıp bir an önce yayınlanmasını hararetle destekleyenler, aradan 5 yıl geçtikten sonra o sürece dair bu kez o güne dek savunduklarıyla taban tabana zıt görüş ve iddialarla ortaya çıktılar. Örgüt içi iktidar hırsıyla o güne dek “ak” dedikleri hemen her şeye savaş açıp onları lekeleme, değersizleştirme, gözden düşürme yarışına çıkan bu belkemiksiz küçük burjuvaların bu konudaki “yeni” görüşlerine göre; o kesitte ÖO Direnişi’yle dişe dokunur herhangi bir olumlu sonuç alabilme olanağı gerçekte yoktu. Sergilenen olağanüstü yiğitlik ve ödenen yüksek bedellere karşın o görkemli direnişin bu kadar ağır ve ezici bir siyasal ve moral yenilgiyle sonuçlanmasında tayin edici bir role sahip olan “sol” tasfiyeci tutum ve politikaların eleştirilmesi, devletin F tiplerine geçme konusundaki kararlılığını gözden kaçıran bir yaklaşımdı. O süreçte -özellikle de 2001 Nisan’ından itibaren- kolektif adına yürütülen çabalar, “Mehmet Bekaroğlu gibi bir gericiye, Oral Çalışlar gibi gazetecilere, liberal orta sınıf aydınlarına vb. dayanarak bir ‘çözüm’ bulunabileceği yanılsamasına kapılmış orta sınıf devrimciliğine özgü sağcı girişimlerdi“, vb.

İşin ilginci, düne kadar yere göğe sığdıramadıkları ÖO taktiğini ve o temelde yürütülen girişimleri yıllar sonra karalama yarışına çıkanlardan bazıları, açık alandaki kadroların gözaltı ortalamalarının 25-30′ları bulduğu o günlerde F tiplerine karşı serçe parmaklarını dahi oynatmamış kavga kaçaklarının başında gelenlerdi. Onların bu korkaklık ve sorumsuzluklarının sonuçları da ağır olmuştu. Aynı mide bulandırıcı tutarsızlık, 2001 Nisan’ından sonra izlenen politika ve girişimleri aradan 7-8 yıl geçtikten sonra “orta sınıf diplomasisi” olarak lekelemeye yeltenen oportünist belkemiksizliğin başını çekep hizip şefi için de geçerliydi. O girişimlerin sürdürüldüğü kesitte Edirne F tipi Cezaevi‘nde diğer siyasetlerin temsilcilerine yazdığı ve bu çabaları, “19 Aralık sonrası devlet karşısında inisiyatifi kaybedip gerileme sürecine giren ÖO Direnişi’ne yeni bir güç ve soluk kazandıran devrimci diplomasinin parlak bir örneği” olarak tanımlayıp savunduğu çok sayıda not ve yazışma örgütün arşivinde hala duruyordu. Ve bu mide bulandırıcı ilkesizliğin herhalde en çarpıcı göstergesi, TİKB‘nin o dönem izlediği taktiği ve tümüyle o temelde yürütülen faaliyetleri değersizleştirip lekeleyebilmek için 12 Eylül cezaevlerinde TKP gibilerinin sarıldığı teslimiyet teorilerine sarılacak kadar kendilerini kaybetmeleriydi: Bu oportünizme göre, ÖO Direnişi, tayin edici olanın dışardaki mücadele olduğu gerçeğini gözden kaçırarak devrimci hareketin içe kapanmasına yol açmış, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerden kopuşunu hızlandırmış, 2001 Şubat krizine karşı mücadeleden geri bıraktırmıştı!!!

Gözlerini örgüt içi iktidar hırsı bürümüş sağcı aydın oportünizminin bu iddialarının nedeni kadar içerik, samimiyet ve tutarlılık yönlerinden de devrimci bir karakter ve amaç taşımadığı kolayca görülebilecek kadar açık ve ortadaydı. Fakat bu ilkesizliğe gözlerini kapatmakla kalmayıp, 12 Eylül’den bu yana cezaevlerinde direnmeye yan çizen bütün kavga kaçaklarının sarıldıkları en beylik tez ve söylemler üzerinde yükselen bu oportünizmin iddialarının üzerine balıklama atlayabilenler çıktı. TİKB’nin içten zayıflatılıp bölünmesini adeta ellerini oğuşturarak karşılayan P-C çevresi, “fırsat bu fırsattır” hesabıyla Devrimci Sol Dergisi‘nin 2010 Haziran‘ında yayınlanan 22. sayısında, hizipçi aydın oportünizminin güvercin taklasını baz alarak, “Gördünüz mü, ’96 ve 2000 yıllarında cezaevlerinde izlediğiniz politikalar yüzünden bu hale gelip bölündünüz” içeriğinde bir “değerlendirme“yle karşımıza çıktı.

1990′ların ortalarından itibaren dünyaya ağırlıklı olarak cezaevleri penceresinden bakmayı tarz ve alışkanlık haline getirmiş olmasının yanında ÖO sürecine dair yazılı belgelere, somut olgulara ve tanıklıklara dayalı eleştiri ve değerlendirmelerimize, siyaset tarzlarının ve ölçülerinin sığlığını yansıtan demagojik bir-iki değinme dışında 2005′ten beri dişe dokunur bir yanıt verememiş olanların bu tutumu şaşırtıcı değildi aslında. Direnişin başlatılması ve sürdürülüş tarzına ilişkin hala yanıt bekleyen sorulara ek olarak, P-C çevresi, finale ilişkin şu soruların yanıtını vermelidir her şeyden önce: Siz ÖO Direnişini üç dört kişilik ekiplere dayalı olarak 2007 yılına kadar hangi amaçla, hangi talepler temelinde, neden sürdürdünüz? Sonra hangi sözlere güvenerek nasıl bir sonuca razı oldunuz? O sonucun hayatta pratik bir karşılığı oldu mu ve halen var mı? 2001 Bahar aylarında ondan çok daha fazlasını içeren çözüm önerilerini “ihanet, uzlaşmacılık, direnişin satılması” vb. olarak niteleyip sabote etmek için elinizden geleni yapmışken, bundan yıllar sonra, üstelik ödenen bedeller kat kat büyüyüp ağırlaştığı halde haftanın belirli günlerinde, o da idarelerin keyfine kalmış bir “sohbet hakkı“yla yetinmeyi nereye oturtuyor, neyle açıklıyor, nasıl niteliyorsunuz?..

Başkalarının yaşadığı iç sorunlardan kaynaklı zayıflama ve felaketleri “fırsat” belleyip kendi tarihiniz ve cezaevlerinde devrimci duruş anlayışınızla dahi çelişen oportünist teorilerden türetilen iftiralara sarılmaya kalkmadan önce, siz bu soruların yanıtlarını vermelisiniz!

***

ÖLÜM ORUCU SÜRECİ: Tasfiyeci saldırıya karşı tasfiyeci taktik

Faşizmin “F tipi” saldırısı, buna karşı direniş ve ÖO süreci, TDH’nin genel durumunun değerlendirilmesi sırasında ayrı bir başlık altında özel olarak üzerinde durulması gereken bir kesittir.

Çünkü bu süreç, her şeyden önce, devrimci hareketin 1999 sonlarından başlayarak 3 yılı aşkın bir süre boyunca neredeyse bütün gücünü ve enerjisini yoğunlaştırdığı ‘merkezi bir sorun’ özelliğine sahiptir.

İkinci olarak, devrimci kadroların yiğitliği ve ideallerine bağlılığı başta olmak üzere TDH’nin hala bütünüyle yitirmediği olumlu özellikleri kadar; derinleşmiş yapısal zaaflarının ve ‘90’lı yıllarda yaşanan deformasyonun yol açtığı bütün olumsuz özelliklerinin aynı anda ve bütün çıplaklıklarıyla kristalize oldukları bir kesittir.

Bu sürecin çeşitli yönlerine ilişkin olarak çok geniş bir devrimci-demokrat kesimin, hatta devrimci hareketin bizzat kendi tabanının ve kadrolarının kafalarında bugün bile hala çok ciddi soru işaretleri, aydınlığa kavuşmasını bekledikleri karanlık noktalar vardır. Bunlar sadece, tarihsel-siyasal bakımlardan tamamen haklı ve kaçınılmaz olan bu devrimci direnişin meşruiyetinin değil, devrimci hareketin genel gidişi ve güvenilirliğinin sorgulanması boyutlarına kadar varan eleştirilere de kaynaklık etmektedir.

Ortaya çıkan sonuçlar ışığında tarihsel süreçler üzerine tekrar tekrar düşünme ve gelecek adına bunlardan devrimci sonuç ve dersler çıkarma yeteneği ve refleksleri körelmemiş hemen her devrimci örgüt, bugün, kendi özgül durumuna da bağlı olarak farklı yönlerin öne çıktığı, çapı ve derinliği itibariyle de farklılıklar gösterse de son tahlilde bu süreçten kaynaklanan bir dizi sorun ve sonuçla boğuşmak durumundadır.

Dolayısıyla bu sürecin bütününün kapsamlı ve dürüst bir devrimci muhasebesinin yapılması, TDH’nin sadece yakın geçmişinin değerlendirilmesi açısından değil geleceğinin şekillendirilmesi açısından da belirleyici bir yere ve öneme sahiptir. Direnişin büyüklüğüne ve ağırlığına dahi yakışmayan ciddiyetsiz bir oportünizm sergileyerek ucundan kıyısından değinmeler biçiminde onun üzerinden atlamaya kalkışmadan ya da seçilmiş bazı yönlere dayalı kuru ajitasyonlarla işi geçiştirmeye çalışmadan bu sürecin bütün yönleriyle dürüstçe tartışılıp değerlendirilmesi, son olarak, halka, şehitlere ve tarihe karşı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. (*)

(…..)

Bu sürece ilişkin değerlendirme ve eleştirilerimizi bugüne kadar neden yapmadığımız sorusuyla çok karşılaştık. Bunun aslolarak tek bir nedeni vardı: Özellikle direniş sürerken ona daha fazla zarar verecek tartışma ve polemiklerin içine girmeyi doğru görmedik. Bu sorumsuzluğu fütursuzca sergileyenlerin, üstelik hiçbir utanma ve sıkılma duymadan belgelere, olgulara ve tanıklıklara dayalı gerçekleri dahi tahrif ederek bizlere yönelttikleri seviyesiz saldırılara bile bu nedenle yanıt vermedik.

ÖO Direnişi’nin iki örgüt dışında kalan diğer tüm örgütler tarafından sonlandırılmasının ardından gelen dönem, devrimci hareketin saflarında bile yoğun bir duygusallığın yaşandığı bir dönemdi. Yaralar tazeliğini koruyordu. Bu kadar yiğitçe ve fedakarca sürdürülen bir direnişin hiç haketmediği bir çıkmaza, ağır bir politik ve moral yenilgiye sürüklenmiş olmasının yarattığı hayal kırıklığı ve öfke oldukça büyük ve yaygındı. Bu ortamda yapılacak değerlendirme ve eleştiriler sırasında soğukkanlılığın korunabilmesi kolay değildi ve asıl önemlisi, devrimci amaçlarla ve devrimci temellerde yapılacak değerlendirme ve eleştirilerin dahi tasfiyeci liberal ruh hali ve yaklaşımlar tarafından sadece direnişin bütünüyle mahkum edilmesi yönünde değil, devrimci hareketin geneline ve devrimciliğe karşı istismar edilmesi olasılığı yüksekti.

Özellikle bu sonuncu tehlike bugün de elbette bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Fakat öte yandan devrimci hareket ve tek tek onun bileşenleri, bu sürecin nesnel, bütünlüklü ve devrimci bir değerlendirmesini ortaya koymaktan ve bunları tartışmaktan kaçınmaya devam ettikleri sürece, hem direnişin kendisine hem de devrimci hareketin bütününe ilişkin olarak parçalarla sınırlı, bölük pörçük ve görüngüsel bilgi kırıntıları ve algılamalara dayalı olumsuz sorgulamaların giderek kemikleşmiş yargılara dönüşmesinin önünü alabilme olanağı da yoktur. Aynı şekilde, bu yenilginin vebalini omuzlarında taşıyanların, yaptıklarının unutulmuş olabileceğine de güvenerek hiç utanıp sıkılmadan yine “resmi tarih yazıcılığı” yapmaya kalkışmalarına da meydan verilmemek zorundadır.

DHKP-C ve TKEP/L, beş-altı eylemciye dayalı olarak ÖO’nu hala sürdürüyorlar. Dünyada ve Türkiye’deki genel siyasal-toplumsal koşullar ve gündemlerdeki değişmeyi, köprülerin altından hangi suların aktığını bir an için bir tarafa bırakacak olsak bile; eylemin cezaevlerinde genel ve kitlesel bir karakter taşıdığı, ÖO eylemcilerinin sayısının bile ikiyüz-üçyüz’lerle sayıldığı, bütün zayıflık ve yetersizliklerine karşın dışarda da yine ele avuca gelir bir desteğin olduğu koşullarda dahi önüne koyduğu asgari talepleri bile elde edemeyen bir direniş biçiminde ısrarın, devrimci güçler dışında sürdüğünden dahi kimsenin haberinin olmadığı bugünkü koşullarda beş-altı devrimciyi daha ölüme yatırarak neyi elde edebileceğini düşündüğünü devrimci mantık ölçüleri içinde açıklayabilmenin olanağı yoktur! Zaten burada devrimci bir mantık ve akıl da yoktur!

Ama bu ısrarın nedenlerini ve bunun da temelinde yatan mantığı, siyaset anlayışını ve kültürü görmek zor değildir. Öncelikle, artık ömrünü doldurmuş olan ve bu yüzden de zaten uzunca bir süredir kendi geleneksel çizgisi temelinde dahi pratik bir varlık gösteremeyen bir devrimcilik tarzı ve anlayışının sürüklendiği bir çıkmazın sonucudur bu ısrar. Kendi kendilerini sürükledikleri bir açmazın içinden çıkamayanlar şimdi onun tutsağı haline gelmişlerdir. İkinci olarak, bugünkü koşullarda bu biçimle bu kadarlık bir güçle ileri sürdüğü talepleri elde edemeyeceğinin muhtemelen kendisi de farkındadır. Fakat buna rağmen bu biçimde ısrar etmesinin nedeni, sırf kendi dışındaki devrimci güçlere ve duyurabildiği kadarıyla kamuoyuna “Bakın işte, biz hala sürdürüyoruz!” diyebilmek içindir. Üçüncü olarak bu ısrar, bu görkemli direnişin bu noktalara gelmesinin nedenleri konusunda içerden ve dışardan gelebilecek eleştiri ve sorgulamaların önünü, “Direniş henüz bitmedi, sürüyor” gerekçesiyle kesme amaçlıdır.

Dolayısıyla onu dikkate alarak suskun kalmayı sürdürmek, artık gerekli ve doğru değildir.

Her yönüyle ‘eşsiz’ bir süreç

ÖO Direnişi, birçok yönden dünyada bugüne dek benzeri yaşanmamış bir direniş örneğidir. En başta kitleselliği ve süresinin uzunluğu ile eşsizdir. Yüzlerce ölüm oruççusunun bayrağı birbirlerinden devralarak ayları ve mevsimleri değil yılları devirdikleri bu çapta ve kitlesellikte bir başka ÖO pratiği dünyada yaşanmamıştır.

Ödenen bedellerin yüksekliği ile eşsizdir. Yüzonsekiz devrim savaşçısının şehit düştüğü, beşyüzden fazlasının değişik düzeylerde sakat kaldığı bir başka ÖO direnişi yoktur. Çoğu kafalardaki önyargıları parçalayamamıştır belki ama, çoğu sınırları parçalayan bir eylemdir. Devrimci iradenin yenilmezliği ve direngenliği karşısında, tıp bilimi bile şakın kalmıştır. İnsanın korkunç bir biçimde alçaltıldığı, toplumsal ideallerin ve ideallere bağlılığın, erdemin, onurun, kimliğini ve kişiliğini koruma ve özsaygının unutulduğu/unutturulduğu bir dünyaya ve topluma, insana özgü bu değerlerin yaşadığını ve yaşatıldığını bir kez daha anımsatmıştır…

Ancak onu sadece sınırsız bir saygıyı hakeden yönlerini öne çıkartarak yapılacak her değerlendirme, sadece tarihe karşı değil direnişin kendisine karşı da sorumsuz ve saygısız bir tutumun ifadesi olur. Çünkü bu direniş sadece içerdiği devrimci yiğitlik, cesaret ve kararlılık yönleriyle değil, politik-taktik bakımdan yapılan korkunç hatalar yönüyle de tarihte bir benzerine herhalde bundan sonra da kolay kolay rastlanmayacak bir örnektir.

Örneğin bu kadar büyük bedeller ödendiği halde, toplumsal desteklerini zaman içerisinde de olsa büyütüp çoğaltmak şurada dursun, başlangıçta sahip olduğu kadarını dahi asıl olarak kendi elleriyle bu kadar hızlı tüketip eriten bir başka süreç örneği yoktur!

Başından itibaren koşulları doğru değerlendirmemekle kalmayıp, bunlardaki değişmeleri, hatta göstere göstere gelen tehlikeleri dahi görmemekte ısrar ederek kendi kendini çıkmaza sürükleyen bu denli büyük bir politik körlük örneği de herhalde çok azdır.

Bütün hesabını ölümlerin sayısındaki artışın yaratacağını umduğu basınç üzerine kurarak kendi kendini baştan politik-diplomatik bir pasifizme mahkum eden ve bu yüzden de inisiyatifi fiilen hasmına ve kendi dışındaki arabulucu güçlere terkeden; eylemin haklılığını ve meşruiyetini gölgelemek amacıyla düşmanın yaptığı demagojileri etkisiz kılacak yeni karşı taktikler geliştireceği yerde, yaptıklarıyla ve çizdiği zigzaglarla amacı ve hedefleri konusunda bizzat kendisi yoğun bir bulanıklık yaratan stratejik-taktik önderlik yeteneksizliği ile de bu süreç gelecek açısından ders çıkarılması gereken eşine az rastlanır bir olumsuz örnektir.

Dolayısıyla bu direnişin nedenleri ve amacının, tarihsel haklılığı ve meşruiyetinin en yakın destek güçleri nezdinde dahi sorgulanmasına neden olan tutum ve yaklaşımların devrimci bir eleştirisi yapılmadığı sürece, ne bu yiğitçe direniş layıkıyla savunulup yüceltilmiş olur ne de bu süreçte sadece ağır fiziki kayıplara uğramakla kalmayıp belki bundan daha ağır bir politik-moral güç kaybına uğrayan TDH inandırıcılığını ve güvenirliğini yeniden kolay kolay kazanabilir.

Saldırının stratejik amacı-öncekilerden farkı

ÖO sürecinin ister saldırı ve lekeleme amacıyla yapılsın isterse onu savunma ve yüceltme adına yapılsın, sonuç olarak sadece belli yönlerinin öne çıkarılmasına dayalı, aynı zamanda yoğun bir duygu sömürüsü üzerinde yükselen demagojik yaklaşımlardan uzak bir biçimde nesnel bir değerlendirmesini yapabilmek için, öncelikle faşizmin “F tipi” saldırısının stratejik amacını, onu cezaevlerine yönelik daha önceki saldırılardan ayıran kapsam ve derinlik farkını ortaya koymak gerekir. Bu sadece direnişin tarihsel anlam ve öneminin görülebilmesi için değil; bu süreçte ‘tasfiyeci saldırıya karşı direniş’ adına bu kez ‘sol tasfiyeci’ bir çizgi izleyenlerin bütün yanılgı ve hesap hatalarının kaynağının görülebilmesi açısından da zorunludur.

Ayrıca, bu direnişin sadece devrimci radikal hareketin değil, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin geleceği açısından da taşıdığı anlam ve önemi göremeyenlerle ‘direniş’ adına ‘sol tasfiyeci’ bir çizgi izleyenlerin -temel tutum zıtlıklarına rağmen- temelde birleştikleri noktalardan birincisi, bu saldırıyı son tahlilde bir “cezaevleri sorunu” olarak görüp algılamalarıdır. Bu sığ ve yüzeysel algılama, birincileri direnişe karşı giderek ‘düşmanlaşmaya’ kadar varan bir kayıtsızlığa sürüklerken; ikincileri de güçlerin hazırlanmasından ittifaklar siyasetine, eylemin zamanlamasından yapılması gereken politik manevraların zamanında yapılmayışına kadar hemen her konuda akıl almaz bir ‘politik körleşme’ye sürüklemiştir.

Faşizmin “F tipi” saldırısı, cezaevlerindeki devrimci tutsakları sindirip teslim almaya yönelik daha önceki saldırılarından farklı olarak TDH’ni ve onun şahsında sistemdışı bir karakter ve potansiyel taşıyan her türlü toplumsal muhalefet eğilimini sindirerek tasfiye etmeyi amaçlayan stratejik bir saldırıydı.

Saldırının anlamını ve bu stratejik amacını TİKB olarak Ulucanlar Katliamı’nın hemen arkasından gündeme getirdiğimiz “İçerde ve dışarda yaşamın hücreleştirilmesi” sloganıyla formüle ettik; buna bağlı olarak “İçerde-Dışarda Hücreleri Parçala!” temel sloganını ortaya attık. O kesitten itibaren de gerek cezaevlerinde gerekse dışarda yürüttüğümüz bütün faaliyetler sırasında dışımızdaki bütün devrimci ve demokrat güçlerin dikkatini öncelikle bu ilişkinin kavranması üzerine çekmeye çalıştık.

Bütün süreç boyunca cezaevlerinde olduğu gibi dışardaki güçlerimizin faaliyetlerine de yön veren temel yaklaşımımızın esaslarının ortaya konulduğu “’F tipi’ Saldırısına Karşı Mücadele Perspektifimiz” başlıklı genelgede (Merkezi Yayın Organımız ’nin 2000 Eylül başında çıkan 111. sayısında da yayınlanmıştır) saldırının amacını şu şekilde tanımlıyorduk:

“(…)

Bugün karşı karşıya olduğumuz Hücre Tipi (‘F tipi’) saldırısı ise, 12 Eylül ve ‘90’lı yılların saldırıları ile ortak çizgilere ve tarihsel bir devamlılık ilişkisine sahip olmakla birlikte, onlardan farklı olarak çok daha geniş kapsamlı ve stratejik bir amaca sahiptir. Hücre tipi saldırısı, burjuvazinin ‘devleti yeniden yapılandırma’ yönelimi kapsamında Türkiye devrimci hareketini (de) tasfiyeyi amaçlayan bir saldırıdır. Kürt Ulusal Devrimci Hareketi’nin yenilgi ve tasfiyesinden sonra Türkiye cephesinde de devrimci radikalizmi, militan bir devrim ve sosyalizm anlayışını, bu temelde örgütlenme ve yönelimleri boğmayı, en azından marjinalize edip ‘kabul edilebilir sınırlar’ içine çekmeyi hedefleyen bir saldırıdır…

“F tipi” saldırısının stratejik amacını ortaya koyan bu tespitin arkasından, bunun, “…esneme olanakları neredeyse kalmamış, uzun yıllardır derin ve genel bir krizin pençesinde kıvranan sistem ve rejim açısından artık bir ‘tercih’ veya ‘niyet’ sorunu olmaktan da çıkıp bir ‘zorunluluk’ halini aldığını” belirttikten sonra, mızrağın sivri ucunun yöneltileceği noktayı şöyle tanımlıyorduk:

…TDH’ni tasfiye yöneliminin bugünkü ayağını, bir yönüyle de ‘kilit halkasını’ cezaevlerine saldırının oluşturması doğaldır. Çünkü TDH’nin omurgasını oluşturan devrimci radikal örgütlerin yetişmiş, deneyimli kadrolarının ezici bir çoğunluğu bugün cezaevlerindedir. Bu kuşağın, fiziki imha da dahil bir biçimde etkisiz kılınıp tasfiye edilmesi, TDH içinde 12 Eylül yenilgisi ve arkasından gelen birinci tasfiyecilik dalgasının yarattığı ‘kuşak kopukluğu’nu derinleştirmekle kalmayacak; devrimci radikalizmde ısrarlı istisnasız bütün örgütleri, kapatılması ister istemez yılları alacak ciddi iç zayıflık ve boşluklarla karşı karşıya bırakacaktır.

Dünya devrim ve komünist partiler tarihinde geçmişle gelecek arasında dolaysız bir köprü işlevini gören yetişmiş kadro kuşaklarının kaybı ile sonuçlanan yenilgi veya büyük darbelerin arkasından gelişen süreçlerin tarihsel sonuç ve dersleri(nin) ışığında düşünülecek olursa, tehlikenin büyüklüğü ve ciddiyeti daha açık ve derinlemesine görülür…” (abç)

Saldırının amacı kadar daha önceki saldırılardan farkının görülmesi, geri ve titrek duruşlardan olduğu kadar, “direnme” adına sorumsuz maceracı tutumlardan da uzak durulması açısından önemliydi. Bunların her ikisi de, aynı ölçüde tahrip edici sonuçlar doğurabilecek iki sakat ve tehlikeli yaklaşım özelliğine sahipti.

…Bu noktada, bedeli ne kadar yüksek olursa olsun eğer direnilmeyecek veya doğru dürüst dövüşülmeyecek olursa tarihsel sonuçları çok daha ağır ve yıkıcı olacak bir saldırıya karşı direnme sorumluluğu ile tekyanlılıkla sakat bir dar görüşlülükle ‘direnme’ adına eldeki yetişmiş kadrosal güçlerin gereksiz ve aşırı kaybına meydan vermeme sorumluluğu arasında çok hassas bir devrimci denge tutturma yükümlülüğü çıkar karşımıza. Bu sorumluluklardan biri adına diğeri ihmal edilecek olursa her iki durumda da sonuçta devletin hücre tipi saldırısı ile TDH’ne indirmek istediği darbeyi kolaylaştırıcı ve derinleştirici bir sorumsuzluk sergilenmiş olur.” (agy, abç)

Şimdi burada bir parantez açalım. TİKB olarak bu değerlendirme ve uyarılarımızı, sol tasfiyecilerin tipik bir “öncü savaş” mantığıyla erken ve zamansız olduğu kadar da bölücü bir tutumla özgüçlerini bir an önce cepheye sürerek ÖO eylemine başlamalarının da, 19 Aralık Katliam saldırısının da aylar öncesinde yazılı biçimde ortaya koyduk. Ondan da önce, Ulucanlar Katliamı’nın hemen arkasından başlayarak Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu CMK’nın ve Bayrampaşa Cezaevi Konseyi’nin toplantıları başta olmak üzere, “F tipi” saldırısına karşı direniş taktiğinin tartışıldığı bütün zeminlerde defalarca ve ısrarla dile getirdik. Bunlar arasında, örgütümüzün 21. kuruluş yıldönümü vesilesiyle 20 Şubat 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nde düzenlediğimiz bir paneli özellikle hatırlatmak gerekir. (Bu panelin bant kayıt çözümlemelerinin bir kopyası da DHKP-C’nin elindedir -nba).

Türkiye’nin içinde bulunduğu güncel siyasal durumdan hareketle F tipi saldırısı ve buna karşı izlenmesi gereken direniş taktiğinin esasları üzerine düzenlediğimiz bu panele örgütleri adına konuşmacı olarak DHKP-C, TKP(ML) -bugünkü MKP-, TKP/ML ve MLKP temsilcilerini davet ettik. Bugün bu raporda özetlediğimiz temel yaklaşımımızın esaslarını o gün orada panelist örgütlerin yanı sıra, PKK dışında kalan hemen hemen tüm siyasetlerin temsilcileri ve kadrolarından oluşan yüzü aşkın devrimcinin önünde bütün açıklığıyla ortaya koyduk. O panelde de ortaya koyduğumuz görüşler, sadece bütünlüğünden kopartılmakla kalmayıp tahrif de edilerek daha sonra dedikodu ve demagoji malzemesi yapılmaya çalışıldı. Özellikle de, “faşizmin şimdi de TDH’ni tasfiyeyi amaçlayan bu saldırısıyla asıl olarak, nicel ve nitel yönden taşıdığı bütün zayıflıklara rağmen 12 Eylül sonrası yeniden derlenip şekillenen bir kadro kuşağını biçip bir biçimde etkisizleştirmeyi amaçladığına, onun için eylem biçimlerinin seçiminden zamanlamaya, ittifaklar siyasetinden özellikle de dışardaki destek güçleri ve halkalarının büyütülmesine kadar her konuda bunu akılda bulundurarak hareket etmenin önemine, bu nedenle liberal bir öngörüsüzlük ile sorunu hala ‘devletin cezaevlerinde otoritesini sağlamaya çalışması’ ile sınırlı gören sağcı gevşeklik ve geri duruşlardan olduğu kadar sorumsuz ve akılsızca bir tutumla bütün planlarını asıl darbelenmek istenen bu ana gövdenin bir an önce cepheye sürülmesi üzerine kuran veya buna yol açabilecek ‘solculuk’tan da uzak durulması gerektiğine” dair yaptığımız vurgular, TKP ve benzerlerinin 12 Eylül döneminde “kadroları koruma” adına izledikleri teslimiyetçi çizgi ile özdeşleştirildi.

Halbuki daha o panelde de TİKB olarak, “Odağında ÖO’nun da yer aldığı uzun soluklu militan bir direniş çizgisi izlenmesini zorunlu ve kaçınılmaz gördüğümüzü” açıkça deklare etmekle kalmadık; hangi gerekçe ile olursa olsun bu saldırıya karşı eğer militanca direnilmeyecek ve doğru dürüst dövüşülmeyecek olunursa TDH’nin sadece yeni bir ağır politik-moral yenilgiye uğramakla kalmayıp 12 Eylül döneminde Mamak ve Diyarbakır örneklerinin de gösterdiği gibi kadrolarını korumayı da başaramayacağını altını çize çize belirttik.

Bu değerlendirme ve uyarılar, o zamanlar sonuç olarak belli bir tahlile dayalı öngörüler özelliğine sahipti. Bugün ise, yaşanmış bir sürecin ardından ortada olan somut olgu ve sonuçlara dayalı olarak bir değerlendirme yapabilme imkanına sahibiz. Şimdi soruyoruz:

Faşizm “F tipi” saldırısı ile elde etmek istediği sonuca büyük ölçüde ulaştı mı ulaşamadı mı? Bir kadro kuşağını “fiziki imha da dahil, bir biçimde etkisiz kılıp” örgütlü mücadelenin dışına düşürmeyi başardı mı başaramadı mı?

Devrimci radikalizmde ısrarlı istisnasız bütün örgütleri, kapatılması ister istemez yılları alacak ciddi iç zayıflık ve boşluklarla karşı karşıya” bıraktı mı bırakmadı mı? Örneğin bir 12 Mart döneminde de olduğu gibi ağır fiziki kayıplara uğramış olmakla birlikte TDH bu süreçten politik ve moral olarak güçlenerek mi çıktı, yoksa sadece yerleri kolay kolay doldurulamayacak yüzlerce deneyimli kadro ve militanını yitirmekle kalmayıp asıl güvenirliğini ve prestijini neredeyse tüketerek mi çıktı?

Bu sürecin nesnel ve dürüst bir değerlendirmesi yapılacaksa eğer, bu soruların yanıtları da hiçbir kaçamağa ve demagojiye başvurulmadan açıkça ve dürüstçe ortaya konulmak zorundadır!

Devrimci kadroların ve aileler başta olmak üzere yakın destek güçlerinin sergiledikleri bütün militanlık ve fedakarlıklara karşın ÖO süreci, TDH açısından ağır bir politik-moral yenilgi olmuştur. İşin daha da acı olan tarafı, bu darbenin, “F tipi” saldırısına karşı direniş süreci boyunca sadece aymazlık ölçüsünde bir dar görüşlülükle hareket etmekle kalmayıp, bunu dar grupçu küçük hesaplarının basamağı olarak kullanma kafasıyla hareket eden sol tasfiyecilerin işledikleri korkunç hata ve yanlışların sonucu yenilmiş olmasıdır. Bu görkemli direnişi çıkmaza ve yenilgiye sürüklemekle kalmayıp, yenilgiyi özellikle de moral yönden bu kadar ağır ve yıkıcı hale getiren etken de zaten budur.

Bunun sorumluları, en az işledikleri hatalar kadar akıl almaz bir ‘pişkinlikle’ bugün hala kendi kendilerine ve birbirlerine, bu büyük, genel ve kitlesel direnişin adeta ‘tek gücü’, hatta ‘sahipleri’ymiş gibi “direnişin asli güçleri” payesini yakıştırıyorlar. Cezaevlerinde ve dışarda kendilerinin dışında kalan güçlerin çaba ve emeklerine, kanları birbirine karışmış şehitlerin ve direniş gazilerinin duruşlarına saygısızlığın ötesinde, onları sadece bütün süreç boyunca göstere göstere gelen tehlikeler karşısında körleşmeye sürüklemekle kalmayıp, yapılan bütün uyarılara kulaklarını tıkamaya sürükleyen sağırlıklarının da belirleyici nedenini oluşturan hastalıklı bir mantığı yansıttığı için altını çiziyoruz bunun. Yoksa kendileri ne kadar gizlemeye ve geçiştirmeye çalışırlarla çalışsınlar, onların neyin ne kadar ‘sahibi’ olduklarını bütün devrimci güçler ve demokrat kamuoyu biliyor! Fakat öte yandan, sol tasfiyecilerin bu süreçte işledikleri hataların büyüklüğü ne olursa olsun, bu, faşizmin “F tipi” saldırısına karşı ÖO Direnişi’nin tarihsel ve siyasal bakımlardan haklılığını ve meşruiyetini ne ortadan kaldırır ne de gölgeler. Sol tasfiyecilerin yaptıkları akıl almaz yanlışları öne çıkararak bu yiğit ve görkemli direniş sürecini, sanki bütünüyle bir “hatalar ve yanlışlıklar yığınından ibaret”miş gibi görerek “mahkum etmeye” kalkışmak, “gereksiz yere girişilmiş ve boşuna ölünmüş bir eylem” olarak tanımlamak da, en az birincisi kadar büyük bir vicdansızlık ve saygısızlığın ifadesi olur.

(*) Bu sorumsuz ve ciddiyetsiz tutumların en çarpıcı örneklerinden birini, sol tasfiyeciliğin iki baş aktöründen biri olan bugünkü MKP vermiştir. O zamanki adı TKP(ML) olan bu örgütün, 2004 yılında yayınlanan toplamı bin sayfayı aşan 2 ciltlik “1. Kongre Belgeleri” içinde Ölüm Orucu süreci ve direnişinin sözde değerlendirilmesi topu topu 5 sayfalık çiziktirmelerle geçiştirilmeye çalışılmıştır.

***

Sol tasfiyecilik, saldırının kapsam ve derinliğini göremedi

Sol tasfiyeci kafa -lafta ne söylerse söylesin pratiğin de gösterdiği gibi-, bu saldırının kapsam ve derinlik bakımından cezaevlerine yönelik daha önceki saldırılardan farkını bütün boyutlarıyla görememiştir.

İçerde ve dışarda izlenmesi gereken ittifaklar politikasından ÖO eyleminin zamanlamasına, uzun süreli çok sert bir çatışma olarak yaşanacağı baştan belli olan böyle bir sürece güçlerini kafaca ve ruhça hazırlamaktan gücümüzü aşan gelişmeler sonucu ortaya çıkabilecek olasılıklara karşı da önceden hazırlıklı olmaya, direnişin sahip olduğu güç ve avantajlar kadar zayıflık ve dezavantajlarının da bütünlüklü ve sağlıklı bir değerlendirmesini yapmaktan koşullardaki değişmeleri de dikkate alarak gerekli taktik manevraları zamanında yapmaya… kadar bütün kritik konu ve evrelerde sergiledikleri tutumların belirleyici nedenlerinden birincisi budur.

Onları korkunç bir darlık ve tekyanlılığa sürükleyen bu etkene, özellikle de kamuoyunda belli bir duyarlılık ve sahiplenmenin ortaya çıktığı evreden itibaren dar grupçu küçük hesaplar eklenmiştir. Onları sadece görmemekle kalmayıp diğer devrimci ve demokrat güçler tarafından yapılan uyarıları dahi dikkate almamaya sürükleyen ikinci belirleyici etken de budur. Tabii ki, TDH’nin daha önce değindiğimiz yapısal zaafları ile ’90 sonrası süreçte ortaya çıkan deformasyon kapsamındaki ‘siyaset yapma tarzı’ ve kültürünün hastalıklı alışkanlıklarını da bunları bütünleyen etkenler olarak gözardı etmemek gerekir.

Hücre tipi saldırısının, cezaevlerine yönelik daha önceki saldırılardan farklı olarak, belli bir kesitte yoğunlaşmış veya bazı yaptırımların yaşama geçirilmesi ile ‘sınırlı’ bir çatışma olarak geçmeyeceği baştan belliydi. Bu farklılık, en başta, “onun amacındaki farklılıktan ve bu amacın burjuvazi için taşıdığı önemden kaynaklıydı”. Amacın burjuvazi için taşıdığı önemden dolayı devlet bu kez, “belli bir direnişi ve kamuoyunda doğabilecek tepkileri göze alarak farklı bir hazırlık ve kararlılıkla” üzerimize gelecekti. “Kılıfına uydurabileceğini düşündüğü durumlarda Ulucanlar benzeri katliamlar yapmaktan kaçınmayacak…”, “…kısmi bazı tavizler de vererek bazı kesimleri ve ara güçleri tekrar yanına çekmeyi” deneyecek, hatta bunu belki başaracak, ama her halükarda “hücre tipi saldırısından kolay kolay vazgeçmeyecekti”. “Hücre tipi saldırısı ve buna karşı direnişin uzun süreli bir karakter taşıyacağı gerçeğinin görülmesi” amacıyla döne döne yaptığımız bu vurgulara bağlı olarak dikkatleri sürekli şu noktaya çekmeye çalıştık:

Hücre tipi saldırısı ve ona karşı direniş, tek bir hamleden ibaret olmayacaktır. Ulucanlar saldırısı ve ardından gelen ‘üçlü protokol’, Burdur ve Bergama sürecinin gelişimi gözönüne getirilecek olunursa, bu gerçek daha açık görülür. Hücre tipi saldırısı ve ona karşı direniş, ’96 benzeri bir kesitte yoğunlaşmış tayin edici sert bir çatışmadan ziyade, zamana yayılmış, zaman zaman alevlenip zaman zaman yatışmış gibi görünen, ama her seferinde tarafların bir önceki kapışmada kaldıkları noktadan istedikleri sonucu elde etmek üzere hamle tazeledikleri bir süreç olarak gelişecektir. Sürecin muhtemel gelişim seyrinin nasıl kavrandığı, en başta içerde ve dışardaki güçlerin kafaca ve ruhça hazırlanmaları bakımından olduğu kadar, güçlerin kullanımı ve eylem biçimlerinin belirlenmesi bakımından da belirleyici bir role ve öneme sahiptir.

(…)

Ailelerin ve demokratik güçlerin hücre karşıtı hareketi, peşinden sürükleyebileceği bütün güç ve alanları kapsayan bir yaygınlık, kitlesellik ve eylemlilik düzeyine çıkamamıştır henüz. Fakat o, bu haliyle bile devletin saldırı hazırlıklarına sekte vurup inisiyatifi onun elinden almıştır. Bugünden sağlanan bu gelişme, tabii ki devletin bütün kozlarını oynadığı ve artık sürekli bir gerileme içinde olacağı anlamına gelmez. Faşist devlet, henüz bütün kozlarını oynamadığı gibi, hücre tipi saldırısından da kolay kolay vazgeçmeyecektir. Bu nedenle, bugünkü durumdan hareketle rehavete kapılınmamalıdır; fakat öte yandan, devletin önümüzdeki süreçte atak yaptığı, kısmi bazı tavizler de vererek bazı kesimleri ve ara güçleri tekrar yanına çekmeyi başardığı durumlarda dahi paniğe kapılmamak gerekir. Bu süreç bu yönüyle de dalgalı bir seyir izleyecektir; karşılıklı hamlelerin, ileri atılmalar ve mevzi kayıplarının iç içe geçtiği, ortalığın zaman zaman durulur gibi olduğu, sonra tekrar alevlendiği vb. anlar ve kesitler yaşanacaktır. Bundan dolayı bütün bu süreç boyunca, içerde ve dışarda, çok soğukkanlı, sabırlı ve sorumlu hareket etmek; gelişmeleri ve olguları anlık, kesitsel veya parçayla sınırlı olarak değil, sürecin bütününe ilişkin devrimci bir bir perspektifin içine oturtarak değerlendirmek gerekir. Bu kavrayışla hareket ederek, dışarda, erken yorulma, bezginlik ve karamsarlık eğilimlerine kapılmaksızın hiçbir çabanın boşa gitmeyeceği ve bunların ürünlerinin çatışmanın kızıştığı kesitte kendisini bir biçimde mutlaka göstereceği bilinciyle ısrarlı ve inatçı bir faaliyet sürdürmek yaşamsaldır.” (”F tipi saldırısına karşı mücadele perspektifimiz” başlıklı genelgeden, abç)

Biz bu görüşteydik. Peki sol tasfiyeci mantık nasıl bir yaklaşım içindeydi? Onlar en başta, sorunun ‘tek bir hamle’yle, cezaevlerinde bir an önce başlatılacak bir ÖO eylemiyle çözülebileceği yanılgısı ve saplantısı içindeydiler. Onların hesaplarına göre bu ÖO, 1984 ve ’96 süreçlerinden farklı olarak belki birkaç ay daha fazla sürecek, şehitlerin sayısı belki biraz daha fazla olacaktı ama devlet eninde sonunda masaya gelecek ve talepleri kabul etmek zorunda kalacaktı!!! Onların mantığı kabaca böyle işledi.

Bugün bunu inkar etmek için istedikleri kadar demagoji yapabilirler. Ancak bu mantığın kendini dışa vurduğu somut olgu ve veriler de ortada. Burada bunlardan şimdilik sadece ikisine işaret etmekle yetineceğiz.

Bu eylemde neden bu kadar fazla dökülme oldu? O zamanki TKP(ML)’nin de bugün nedenlerini ciddi bir biçimde sorgulamaksızın itiraf ettiği gibi, “…İş gelip 90’lı günlere dayanınca ölüm orucu içerisinde yer alanlardan dökülmeler gün geçtikçe geometrik bir şekilde artıyordu. Bu artış 150’lere dayanınca daha da katlanarak arttı.” (MKP 1. Kongre Belgeleri‘nden aktaran Sınıf Teorisi, Haziran 2003) Üstelik bu insanlar, çok sayıda gönüllünün arasından seçilmiş ‘en güvenilir’ kadrolardı. 19 Aralık Katliamı’nın hemen arkasından teslim bayrağını çekenleri hariç tutarsak, herbiri kendi çapında belli sınırları aşarak bir yere kadar da direndiler. Peki daha sonra neden böyle ve bu kadar çok sayıda döküldüler? Çünkü bu kadar sert ve uzun süreli bir çatışmaya hazır değildiler. Sürecin bu kadar uzayacağını, üstelik aylar geçtiği halde devletin değil anlaşmak, görüşmeye dahi yanaşmayacağını ummuyorlardı. Kısacası, ‘beklenen’ zaferin öyle ‘beklenen’ süre içinde gelmediğini görmenin yarattığı hayal kırıklığı ve umutsuzluk sürükledi bu insanları asıl olarak direnişi bırakmaya. (*)

Saldırının amacını ve bu yüzden öncekilerden farkını kavrayamadığı için her şeyi ‘tek bir kılıç darbesi’yle çözebileceğini zanneden mantık, F tiplerinde dayatılan gündelik yaptırımlara karşı tutum sorununda da zigzaglara yol açtı. Sayımlarda ayağa kalkılması, dilekçelerin “…arz ederim” ifadesiyle bitirilmesi, görüşlere gidiş gelişlerde ayakkabıların çıkarılmasının istenmesi… gibi yaptırımlara karşı başlangıçta direnilirken, Tekirdağ, Kartal Özel Tip ve Kandıra’dan başlayarak, “Şimdi bir ÖO süreci içindeyiz, tali konuları ÖO’nun önüne geçirmemek gerekir, zaten bu tür konular görüşme masasında çözülecek” gerekçesiyle direnmekten vazgeçildi. Burada önemli olan nokta, nasıl bir mantıkla hareket edildiğidir. Siyasi tutsakların devrimci kimliklerini ve kişiliklerini darbeleyip ezmeyi amaçlayan yaptırımların “büyüğü-küçüğü” mü olur? Bundan da önemlisi, her şeyin ÖO’na havale edilmesi, onun hedefinin de kendi içinde bir ‘mekan sorunu‘na doğru daraltılması, saldırının amacının ne kadar dar kavrandığını göstermekle kalmaz, direnişin ana biçiminin yaptırım gücünü artırıcı değil zayıflatıcı bir rol oynar.

Yüzeysel ve yapay gerekçelerle yaratılan bölünme, erken ve zamansız çıkış
Saldırının amacı ve olası gelişme seyrinin algılanışındaki tekyanlılık ve yüzeysellik, sol tasfiyeciliği asıl olarak, süreçteki dalgalanmaları soğukkanlı bir biçimde doğru tahlil edemeyerek aşırı subjektif ve zorlama gerekçelerle erken ve zamansız olduğu kadar çok daha güçlü bir çıkış yapılması imkanını resmen dinamitleyen bölücü bir tutuma sürükledi.

Sürecin daha sonraki seyri üzerinde de belirleyici bir etkide bulunan bu sorumsuz tutumun hangi yapay ve akıl almaz gerekçelere dayandırıldığının ve işin temelinde esasında hangi dar grupçu küçük hesapların yattığının üzerinde durmaya geçmeden önce, sol tasfiyecilerin “kendi başlarına da kalsalar ÖO’na başlama” kararını aldıkları evrede hangi noktada bulunulduğunun hatırlanması şarttır. Çünkü bu sürecin arka planındaki gelişmeler, devrimci hareketin kadroları tarafından dahi hala yeterince bilinmemekte; bu yüzden de tekyanlı ve çarpıtılmış ‘resmi tarih anlatımı’na dayalı demagojik spekülasyon ve değerlendirmelere dayanak yapılabilmektedir.

F tipi saldırısının “işaret fişeği” olarak gördüğümüz Ulucanlar Katliamı’nın arkasından yaşananların ayrıntılarını ‘şimdilik’ kaydıyla bir tarafa bırakacak olursak, 2000 yılının Temmuz ayına gelindiğinde cezaevlerinde bulunan bütün örgütlerin “F tipi” saldırısına karşı nasıl bir yaklaşım ve olası tutum içinde oldukları ortaya çıkmıştı. CMK’nın 12 Temmuz 2000 gecesi Bayrampaşa Cezaevi’nde yapılan ve hücre tipi saldırısına karşı direnişin talepsel çerçevesini ortaya koyacak programatik bir metnin hazırlanması kararının alındığı bir toplantısının ardından; bu süreçte, odağında ÖO’nun yer aldığı bir direniş çizgisi izlenmesinin ‘gerekli ve kaçınılmaz’ olduğu görüşünde birleşen TİKB, TKP/ML, DHKP-C ve TKP(ML) arasında dörtlü görüşmeler başlatıldı.

Bu dört örgüt arasında 20 veya 21 Temmuz, 5 Ağustos ve son olarak 20 Ağustos 2000 günlerinde yapılan toplantılarda; ÖO eylemine hangi koşullarda başlanacağından B1 kullanımı da dahil eylemin yürütülüş disiplinine kadar her konunun ele alınıp belli bir sonuca bağlandığı ayrıntılı bir ‘eylem planı’ üzerinde dahi mutabakat sağlandı. Sadece 20 Ağustos gecesi yapılan son toplantıda, DHKP-C temsilcisi, eylemde B1 kullanılacağının kamuoyuna baştan açıkça deklare edilmesi gibi konuları “kendi içlerinde bir kez daha değerlendirme” ihtiyacı duyduklarını belirtti.

28 Ağustos 2000 günü DHKP-C’den ikili bir resmi görüşme daveti aldık. O gece yaptığımız görüşmede DHKP-C temsilcileri, öz olarak: “ÖO eylemine başlamakta geç kalındığı görüşünde olduklarını, zaman kaybedildiğini, buna karşın devletin Eylül ayında TBMM açılır açılmaz TMY’nin kamuoyunda en fazla duyarlılık yaratan 16. Maddesi’nde yapacağı küçük bir değişiklikle F tiplerinde katı bir tecrit uygulanmayacağına dair yanılsama yaratarak kamuoyu desteğini zayıflatıp F tiplerine yasal bir meşruiyet kazandırmaya hazırlandığını, eğer biz bu kesitte ÖO gibi bir eylem içinde olmazsak bu manevraları etkisizleştiremeyeceğimizi ve daha sonra işimizin daha da güç olacağını, bu arada birçok örgütü ÖO konusunda istekli veya samimi görmediklerini, nitekim TKP/ML’nin Ümraniye’deki yönetici kadrolarının dahi bu konuda muğlak konuşmalar yaptıklarını, dolayısıyla daha fazla beklemenin ÖO’na karşıt eğilimleri güçlendireceği…” görüşünde olduklarını belirterek, bu gerekçelerle örgüt olarak “tek başlarına dahi kalsalar harekete geçme ve ÖO’na başlama kararı aldıklarını” deklare ettiler.

Ardından, “Bu kararları TİKB olarak ilk kez bize açtıklarını, çünkü biz de kendileriyle birlikte hemen başlamayı kabul edersek diğer örgütleri ikna etmenin daha kolay olacağını” eklediler. TKP(ML)’nin de kendileriyle birlikte hareket edeceğine hemen hemen ‘kesin’ gözüyle bakıyorlardı ve “eğer biz de kendilerine katılacak olursak, ÖO konusunda hala kararsız olan örgütlerin de eninde sonunda katılmak mecburiyetinde kalacaklarını” düşünüyorlardı. Bu zaten DHKP-C’nin özellikle de cezaevlerinde siyaset tarzının herkes tarafından bilinen ve ona karşı bir ‘güven krizi’ yaratan geleneksel yöntem ve alışkanlıklarından biriydi.

DHKP-C’nin bu kararına, duyduğumuz andan itibaren şiddetle karşı çıktık. Aşırı subjektif ve zorlama bulduğumuz görünürdeki gerekçelerine verdiğimiz yanıtların özünü, birazdan yazılı bir belgeden aktaracağız (Bütün devrimci örgütlere iletilen 25 Eylül 2000 tarihli “Açık Mektup” / Yer darlığı nedeniyle dizimizin gelecek sayısında yer alacaktır -nba). Bunların yanı sıra, o gün ve o günden sonra gerek kendileriyle gerekse de TKP(ML), TKP/ML ve MLKP başta olmak üzere diğer bütün örgütlerle bu karara ilişkin olarak yaptığımız bütün görüşmeler sırasında, böyle bir adım atılacak olursa doğabilecek tehlikeler kapsamında özellikle şu iki noktanın altını ayrıca ısrarla çizdik:

1) Erken ve zamansız bulduğumuz böyle bir adım atılacak olursa, bu, sadece cezaevlerinde değil aileler başta olmak üzere dışardaki destek güçlerinin saflarında da yeni bölünmeler, tereddütler ve gerilimler yaratır. Halbuki saldırının amacı ve asıl hedefi düşünülecek olursa, içerde ve dışarda mümkün olabilecek en geniş birlikteliklerin yaratılıp güçlendirilmesi, eylemin zamanlamasından çok daha yaşamsal bir öneme sahiptir. Bugün böyle bir gecikme söz konusu olmamakla birlikte yarın bir gün gelişmeler bir parça “geç kaldığımızı” gösterecek olsa dahi, bunun doğuracağı sakıncaları gidermek mümkün ve nispeten daha kolay olur; ancak zaten en büyük handikaplarımızdan birini oluşturan parçalanmışlığı derinleştirip kemikleştirecek tutumların yol açacağı tahribatları gidermek çok daha zordur ve bunlar direnişe çok daha fazla şey kaybettirir.

2) Açık ve net bir program temelinde kafalarındaki soru işaretlerini ve kuşkularını giderecek yeni bir diyalog süreci işletilecek olursa ÖO temelinde bir direniş cephesine kazanılmaları mümkün olan başka örgütlerin varlığı da bir yana, hem sayısal güç ama asıl önemlisi birleşik siyasal ağırlık bakımından liberal bir kayıtsızlık içindeki bazı kesimleri dahi etkileyip direniş çizgisine çekme şansına sahip dört devrimci örgüt arasında eylemin nasıl yürütüleceğine varana kadar bir ittifak sağlanmışken, şimdi kalkıp, “ben tek başıma da kalsam harekete geçiyorum” demenin F tiplerine karşı genel direnişin seyri ve geleceği açısından en zararlı sonuçlarından biri de, devletin zaten yaptığı “F tiplerine karşı çıkanlar, küçük ve bilinen bir azınlık” demagojisinin etki gücünü artıracak olmasıdır. Bırakalım genel kamuoyunu, demokrat kamuoyunun, hatta ailelerin bile önemli bir kesiminin kafasında da bu konuda zaten soru işaretleri ve tereddütler vardır ve bölücü bir tutum bunları tırmandırıp derinleştirmekten başka bir sonuç doğurmaz. Bu ise genel direnişi baştan zayıf düşürüp iç dinamiklerini kemirici bir rol oynar.

O kesitte yaptığımız görüşmeler sırasında kendilerine de açıkça ifade ettiğimiz gibi, bu kuşku ve güvensizliğin asli nedeni ve muhatabı DHKP-C idi. Bu nedenle, kendilerini de, “Hangi gerekçe ile ve hangi biçim altında olursa olsun hücre tipi saldırısına karşı direnişe, bu sanki ‘devletle DHKP-C arasında bir düello’ görüntüsü verecek tutumlar sergilenecek olursa, bu sadece direnişe değil size de çok zarar verir. Bu arada bizim aylar öncesinden beri dikkatleri çekmeye çalıştığımız ‘bir kadro kuşağını biçerek devrimci örgütleri zayıf düşürme’ saldırısının ilk hedefi de esasında sizsiniz. Eğer bu tuzağa düşecek olursanız, sizin de direnişin de ödemek zorunda kalacağı bedeller çok yüksek olur…” diye uyardık. O zamanlar, “Merak etmeyin, biz de bunun farkındayız…” dediler ama, yüzeysel ve yapay gerekçelerle sadece erken ve zamansız bir çıkış yaparak değil, süreç boyunca sergiledikleri tutumlarla da esasında kendilerinin de bu görüntüyü yaratma hesabıyla hareket ettiklerini gösterdiler.

24 saat içinde keskin bir zigzag çizenlerin gerekçeleri
28 Ağustos ile 6 Eylül 2000 günleri arasında geçen süre içinde DHKP-C temsilcileri ile iki resmi görüşmemiz daha oldu. Onlar bizi kendileriyle birlikte en kısa zamanda ÖO’na başlamaya ikna etmeye çalıştılar; biz ise onları zamansız, yanlış ve zarar verici bulduğumuz bu adımı atmaktan vazgeçirmeye çalıştık.

DHKP-C’nin kararını öğrendikten sonra, TKP/ML ve MLKP başta olmak üzere çeşitli devrimci örgütlerle de ortaya çıkan durum üzerine karşılıklı görüş alışverişinde bulunduğumuz görüşmelerimiz oldu. Görüştüğümüz bütün örgütler, DHKP-C’nin kararını “erken, zamansız ve yanlış” buluyorlardı.

6 Eylül 2000 gecesi yaptığımız son görüşmede DHKP-C temsilcileri, “En geç 20 Eylül civarında ÖO’na başlama” niyetinde olduklarını açıklamışlardı.

Belli başlı bütün devrimci örgütlerin bu konuda birleşik bir tutum almaları sağlanacak olursa DHKP-C’nin de bu zamansız ve yanlış adımı atmaktan belki vazgeçirilebileceği umuduyla, 7 Eylül gecesi TKP(ML) ile de resmi bir görüşmemiz oldu. Görüşmeye üç kişilik bir heyetle gelen TKP(ML) temsilcilerine, DHKP-C’nin aldığı kararı ve gerekçelerini nasıl değerlendirdiğimizi ayrıntılı bir biçimde anlattık. Özellikle de “dört devrimci örgüt arasında ÖO’nu da içeren bir eylem programı konusunda ittifak sağlanmışken şimdi ortaya atılan bu yanlış ve bölücü tutuma ortak olmamalarını beklediğimizi, kendilerinin bu konuda sergileyecekleri tutumun DHKP-C’nin de kararını bir kez daha gözden geçirmesi noktasında özel bir etkisinin olacağını” vurguladık.

TKP(ML)’nin cezaevlerindeki genel temsilcisi ve sözcüsü konumunda olan heyet üyesi, yanıt konuşmasında öz olarak şunları söyledi: “DHKP-C, ÖO’na hemen ve birlikte başlamayı bize de teklif etti. Ancak parti olarak henüz kesin kararımızı vermedik, yetkili organlarımızda ve kadrolarımızla halen değerlendiriyoruz. DHKP-C’nin ‘harekete geçmekte geç kalındığı’ şeklindeki değerlendirmesine bir ölçüde katılıyoruz. Ancak devrimci güçler arasında mümkün olabilecek en geniş birlikteliğin sağlanmasını da önemli görüyoruz. Dört parti ve örgüt arasında sağlanmış olan birliktelik, bu yönde atılmış önemli bir adımdır ve bizce de korunması gerekir. Kendi adımıza özellikle de ‘kardeş parti’ olarak gördüğümüz ve son Konferans’ımızda da birleşme çağrısı yaptığımız TKP/ML ile ayrı düşmemeye özel bir önem veriyoruz ve vereceğiz. Konferans kararımız gereği bizim için bu konu, başlama tarihi de dahil birçok konudan daha önemli ve belirleyicidir…”.

TKP/ML’nin ÖO’na o aşamada başlanmasını erken ve yanlış bulduğu açık, kesin ve ortada olduğu için, o vurgulu sözlerin o koşullarda tek bir anlamı vardı ve sadece bir sonucu olabilirdi: TKP(ML) anlaşılan DHKP-C ile birlikte hareket etmeyecekti! Zaten konuşmalarından bu sonucu çıkardığımızı orada sıcağı sıcağına kendilerine de ifade ettik. Hatta, bu durumda DHKP-C’yi ikna edebilmek için elbirliğiyle nelerin yapılabileceği üzerine de görüş alışverişinde bulunduk. Gelin görün ki bu görüşmeden sadece 36 saat sonra, yani 9 Eylül sabahı, TKP(ML)’nin DHKP-C ile birlikte hareket etme kararı almakla kalmayıp bir gece önce eylem planı üzerine görüşmelere bile başladıklarını duyduk.

Hücre tipi saldırısına karşı direniş gibi hayati bir konuda DHKP-C 8 gün içinde makas değiştirmişti; TKP(ML) ondan da ‘hızlı’ davranmış 24 saatte atmıştı bu adımı!!! (**)

Ancak, TKP(ML) temsilcileri ile 7 Eylül gecesi yaptığımız resmi görüşmenin sonlarına doğru, heyette yer alan TKP(ML)’nin bir başka önder kadrosu söz alarak, “kişisel görüşleri” olduğunu birkaç kez vurguladığı şu içerikte bir yaklaşımı dile getirmişti: “Dışardaki hücre karşıtı kamuoyu desteğinin inişe geçtiğini, eğer cezaevlerinden harekete geçilmeyecek olunursa bu desteğin iyice zayıflayıp tavsayacağını, bu arada devletin içerdeki direniş güçlerini zayıflatmak amacıyla 16. Madde’de kısmi değişiklik dışında başka manevralara da hazırlandığını, bu amaçla 29 Ekim’de ‘infaz indirimi’ veya başka bir ad altında bir ‘af’ çıkaracağını, bunun dışarda bir ‘toplumsal barış’ ve ‘uzlaşma’ havası yaratmakla kalmayıp cezaevlerinin de büyük ölçüde boşalmasına neden olacağını, geriye kalacak güçler her ne kadar 146/1’den falan yargılanıyor olsalar da bunlarla uzun süreli bir ÖO eyleminin götürülemeyeceğini, onun için bir an önce harekete geçilmesinin doğru olacağını, kişisel olarak gönlünden geçen başlama tarihinin Ulucanlar Katliamı’nın yıldönümü olan 26 Eylül olduğunu…

Sadece cezaevlerinin değil TDH’nin geleceğini de belirleyici nitelikte, üstelik onlarca yetişmiş devrimcinin yaşamlarının ortaya konulacağı bir çatışmaya nasıl bir kafa yapısı ve gerekçelerle paldır küldür girildiğinin ibret verici bir ifadesini oluşturan şu yaklaşımın değerlendirmesini tarihe ve devrimci kamuoyuna bırakmak, soğukkanlılığımızı her şeye rağmen koruyabilmenin herhalde tek yoludur.

Bu akıl almaz yaklaşıma karşı siyasi nezaket sınırları içerisinde kalmaya gayret ederek verdiğimiz yanıtların özü, aşağıda aktaracağımız belgede görülecektir. Bunlara ilaveten o sıralar bazılarında hastalıklı bir saplantı halini alan “af” beklentisi ve buna dayalı olarak çıkarılan sonuçlara ilişkin şu iki noktanın altını çizdik:

1) Herhangi bir isim ve biçim altında 29 Ekim’de bir “af” çıkarılacağı beklentisi, aşırı hayalci ve boş bir beklenti olmanın ötesinde, cezaevlerindeki kitlenin ve ailelerin moral güçlerini alttan alta zayıflatıp kemiren çok tehlikeli bir beklentidir; “Rahşan affı” olarak adlandırılan son ceza indirimi uygulamasının doğurduğu tepkilerden dolayı bu hükümetin bu yönde ikinci bir adım atmaya kolay kolay cesaret edemeyecek olması da bir yana; MGK ve bir bütün olarak devlet, Kürt sorununda bundan sonra nasıl bir stratejik politika izleyeceğini kesinleştirmediği sürece bir “af-maf” çıkarmaz.

2) Bir an için böyle bir adımın atılacağını düşünsek bile, çok sayıda devrimcinin dışarı çıkmasının neresi bizi ‘zayıflatıcı’ bir gelişme olur? Tam tersine, dışarda deneyimli kadro sıkıntısı çeken güçlerimizin gücü artmakla kalmaz, örgütlü mücadeleyi bırakanlar dahi, her şey bir yana sırf vicdani nedenlerle hücre tipi saldırısının ve buna karşı direnişin anlamı ve amacını gittikleri köylerine kadar taşırlar. Kaldı ki, çıkabilecek durumda olanlara dayalı bir eyleme girişilecek olursa, bu durumda devletin yapacağı demagojilerden de önce yarın bir gün bunların aileleri karşımıza geçer, görüş kabinlerini başlarımıza yıkarlar.

Aşırı subjektif, zorlama ve yapay gerekçelerle direniş cephesini de bölerek erken ve zamansız bir çıkışa yönelen sol tasfiyeci “Üçlü Blok”un gerçekte hangi niyet ve hesaplarla harekete geçtiğinin ve bunun hangi sonuçlara yol açtığının üzerinde durmaya devam etmeden önce, görünürdeki gerekçelerine dair eleştiri ve uyarılarımızın özünün ortaya konulduğu bir belgeyi aktaralım. Tamamını aktaracağımız bu belge, TİKB imzasıyla tüm devrimci parti ve örgütlere ilettiğimiz 25 Eylül 2000 tarihli mektuptur.

(*) Gerçi DHKP-C kadroları diğer iki müttefiklerine kıyasla daha kararlı bir tavır sergilemekle birlikte eylemi bırakanların sayısı onlarda da az değildi. Ama sol keskinlik yarışında çoğu kez “kraldan fazla kralcı” yaklaşımlar sergileyen TKP(ML) ve onlara son anda eklemlenen TKİP bu konuda da olağanüstü kötü bir pratik sergilediler. Örneğin, daha sonra da süren dökülmeler bir yana, TKP(ML)’nin 1. ve 2. ÖO ekibinde yer alanlardan şehit düşen devrimcilerin dışında kalanların hepsi 19 Aralık Katliamı’nı izleyen en kritik aylarda eylemi bıraktılar. Benzer bir pratik sergileyen TKİP’in, 2001 yazının ortalarına gelindiğinde eylemde artık direnişçisi bile kalmamıştı.)

(**) Bu kadar keskin zigzaglar çizmek, sol tasfiyeci “Üçlü Blok”un maya hamuru oldu zaten. Bu trene son anda atlayan TKİP de aynı şeyi yaptı. 9 Eylül 2000 tarihinde yayınladıkları bir yazıda, “…Bu evrede yapılacak en kötü şey hücre karşıtı cepheyi bölmek ve parçalamak(tır)… (Bu) bedelleri son derece ağır tarihsel bir yanlış ve sorumsuzluk olacaktır” diyorlardı. Bu yaklaşımın legal yayın organlarında dünya aleme duyurulmasının üzerinden 15 gün bile geçmemişken, TKİP’in de bu “ağır tarihsel yanlış ve sorumsuzluğa” ortak olduğu haberi duyuldu…)

***

25 Eylül 2000 tarihli mektubumuz
“Faşizmin hücre tipi saldırısına karşı mücadelenin gelişimi ve geleceği açısından bugün kritik bir gelişmeyle karşı karşıyayız. DHKP-C ve TKP(ML), Sağmalcılar’da bulunan CMK (Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu) ve Konsey üyesi diğer devrimci örgütlere, Ölüm Orucu programlarını Ekim ayı başında yaşama geçireceklerini ‘deklare’ ettiler.

TİKB olarak bu kararı, hücre tipi saldırısına karşı mücadele ve direnişin cezaevleri cephesinde olduğu kadar dışardaki gelişimine de zarar verici yanları ağır basacak, fazlasıyla öznel ve isabetsiz tahmin ve değerlendirmelere dayanılarak alınmış aceleci, zamansız ve yanlış bir karar olarak görüyoruz. Cezaevlerindeki devrimci güçler arasında bölünmüşlüğü derinleştirip erken ve zamansız bir kopuşa neden olacak böyle bir kararın, merkezinde ÖO‘nun bulunduğu bir direniş hattı örülmesi temel fikrinde birleşen ve diğer devrimci örgütleri de ikna ederek kazanmak amacıyla bunun ortak programını sonuçlandırma aşamasına gelmiş olan bizlerle bile yeterince tartışmaksızın Ağustos ayının son günleri ile Eylül’ün ilk haftasını kapsayan topu topu 10-15 günlük bir sürece sıkıştırılması, ayrıca eleştirdiğimiz bir başka yanlıştır.

Esasında önceden verilmiş ‘başlama’ kararına ilişkin olarak nabzımızın yoklandığı bu görüşmeler sırasında; ‘SAG ve ÖO direnişine hemen başlama’ düşüncesini, aslolarak 3 temel noktada yanlış bulup eleştirdik;

1. ‘96 ve benzerlerinden farklı olarak tek bir hamleden veya kesitsel bir kapışmadan ibaret olmayacak ‘Hücre Tipi’ saldırısına karşı mücadele ve direnişin cezaevleri ayağında kullanabileceğimiz en etkili/vurucu, ama bu özelliği ile de erken ve zamansız başvurulmaması gereken ÖO silahını kullanma anının kanımızca henüz gelmediğini belirterek; kamuoyunda oluşan duyarlılık ve baskılar nedeniyle geçici olarak gerilemiş olan rejimin ve Adalet Bakanlığı’nın TMY’nın 16. Maddesi’nde değişiklik vb. manevralarının gündeme gelebileceği tarihe ilişkin tahminlere dayalı olarak bu silahı bugünden ateşlemeye kalkacak olursak, basit bir geciktirme/sarkıtma manevrası veya bu arada gündeme gelebilecek farklı ekonomik-siyasal-toplumsal gelişmelerin baskın çıkması nedeniyle ‘yumruğumuzun boşa gidebileceği’, kendi kendimizi bir açmazla karşı karşıya bulabileceğimize işaret ettik.

2. Böyle bir ‘boşluğa düşme’ riskini göze almaktansa, hem devletin yapabileceği göz boyama manevralarının alanını şimdiden daraltıcı hem de bunlar gündeme geldiğinde hareketsiz kalmayarak sürece aktif müdahale açısından henüz tüketilmemiş başka imkanların varlığına işaret ettik. Bu çerçevede, ‘Eylül-Ekim aylarında yapılabileceklerin planlanması’ kapsamında somut önerilerde bulunduk. Kamuoyunu aldatma amaçlı bir manevranın gündeme getirilmesi durumunda, hem devrimci tutsaklar olarak ne istediğimizi, hücre tipine karşı direnişimizin temel taleplerini geniş kitlelere bir kez daha duyuracağımız hem de hücre tipi saldırısına karşı ölümüne bir direniş ve kararlılık içinde olacağımızın somut bir ifadesi olarak ÖO programımızı deklare edeceğimiz bütün cezaevlerini kapsayan 10 günlük bir Açlık Grevi önerisini de içeren bu öneri paketimizi bu yazımızın sonunda bir kez daha yineleyeceğiz.

3. Bugün için ‘erken’ ve ‘zamansız’ bulduğumuz bir ÖO adımının, bugün zaten en büyük handikaplarımızdan birini oluşturan cezaevlerindeki devrimci güçler arasındaki mevcut anlayış ve taktik farklılıklarını derinleştirmekle kalmayıp, erken ve zamansız olduğu kadar da genel direnişi zayıflatıcı kopmalara neden olacağına dikkat çekerek, bunun, gerek devlet tarafından nasıl bir demagoji malzemesi yapılacağının gerekse ara güçler üzerinde yaratacağı tereddütler ve geriye çekici etkileri üzerinde durduk.

Bu ana noktalarda toplanan uyarı ve eleştirilerimize karşın DHKP-C ve TKP(ML) temsilcileri, ana noktaları itibariyle:

1. Devletin işi soğutmaya bırakarak alttan alta hazırlıklarını sürdürdüğünü, bu arada dışarıdaki sahiplenme ve kamuoyu desteğinin de ‘inişe geçtiğini’,

2. TMY’nin 16. Maddesi’nin değiştirilmesi başta olmak üzere, TBMM açılır açılmaz gündeme getirilecek yasa değişiklikleri ile F tiplerine yasal bir meşruiyet kazandırılacağı, kimi ara güçler üzerinde de etkili olabilecek bu manevralardan sonra harekete geçmenin işimizi daha da güçleştireceğini,

3. 29 Ekim’de çıkacak bir af ve infaz yasası değişikliği ile içerideki örgütlü yapımızın zayıflamasının yanı sıra dışarda da bir ‘toplumsal barış havasının doğması’ ile çok daha elverişsiz bir konuma sürükleneceğimizi ileri sürerek ‘daha fazla beklenmesini yanlış bulduklarını’ belirtip ‘Tek başlarına da kalsalar harekete geçme’ kararlarını deklare ettiler.

Bugün ‘bekleme eğilimi’ olarak nitelenen düşünce, esasında Ağustos ayının son haftasına gelene kadar ‘ÖO programına başlama anı’na ilişkin olarak üzerinde genel bir konsensusun sağlandığı bir düşüncedir. Nitekim Sağmalcılar’da bulunan CMK üyeleri ile Konsey üyesi siyasetlerin 30 Mayıs 2000 tarihinde yaptıkları birleşik toplantıda alınan karar üzerine DHKP-C tarafından hazırlanan ‘Ölüm Orucu Eylem Programı Taslağı’nda da, o tarihten itibaren temelde ortaklaşılan bu düşünce şu şekilde maddeleştirilmiştir;

‘… (ÖO eyleminin) Direniş Programına Hangi Koşullarda Başlanacak:

Direniş programına, direniş programında ortaklaşan örgütlerin ‘hücre saldırısı’ diye değerlendirecekleri saldırıların gündeme gelmesi ile birlikte başlanacaktır.

Eğer Bayrampaşa ve Ümraniye gibi merkezi hapishanelere saldırı gündeme gelir ve bu koşullar saldırının niteliğini değerlendirme şansını ortadan kaldırırsa, bu hapishanelere yönelik saldırılar tüm birimler tarafından hücre saldırısı olarak değerlendirilecek ve direniş programına başlanacaktır.

Bayrampaşa ve Ümraniye’de saldırıların niteliğini değerlendirme koşulları varsa, değerlendirme sonucunda alınacak kararlara göre direniş programına başlanacaktır…’

Faşizmin hücre tipi saldırısını baştan yenilgiye uğratıp püskürtebilmek için cezaevleri cephesinde zorunlu ve kaçınılmaz gördüğümüz bir ÖO eyleminin zamanlamasına ilişkin olarak baştan beri savunageldiğimiz bu temel yaklaşımı, kendi adımıza biz bugün de koruyoruz.

Bu yaklaşımın bizleri en başta, ÖO gibi bir silahı kullanırken, aşırı subjektif değerlendirme ve tahminlere dayalı aceleci çıkışlardan, boşa düşeceğimiz zamanlama hataları yapmaktan koruduğunu düşünüyoruz. Eğer bizler, bilinçli ve güven verici bir birlikteliğin de zeminini oluşturan kolektif bir mantık ve değerlendirme mekanizmalarının sonuna kadar işletilmesine dayalı bu yaklaşımla değil de, bazı örgütlerin kendi mentalite ve ölçütlerine dayalı kestirimleri ve kestirmeci tutumları ile hareket etmiş olsaydık, bugüne kadar Mayıs’tan önce ya da Ağustos-Eylül’e gelmeden ÖO eylemini başlatmış olmamız gerekirdi. Çünkü her ikisinde de hücre tipi cezaevlerinin o tarihlerde açılacağına dair ‘kesine yakın’ belirtiler vardı. Ama bu tarihler geldi geçti fakat hücre tipi cezaevleri pratik olarak henüz hayata geçirilemedi.

Ekonomik, toplumsal ve siyasi krizdeki derinleşmeye bağlı olarak Türkiye’deki siyasal gündemin ve dengelerin her an kolayca değişebildiği genel gerçeğinin de ötesinde somut olarak hücre tipi cezaevlerinin açılışına ilişkin bu sarkmalar yaşandığı halde, şimdi yine birtakım tahminlere dayalı olarak, üstelik bölünmeyi derinleştirici bir ÖO’na başlama sabırsızlığını ‘haklı’ ve ‘doğru’ görmenin olanağı yoktur.

Zaten cezaevleri cephesindeki direnişin ÖO düzlemine sıçratılma zamanının, en azından ÖO fikrinde ortaklaşan örgütlerin birbirlerini iknaya dayalı bir yöntemle ortaklaşa almalarını savunagelmemizin en önemli nedenlerinden biri de, bu yöntemi, hücre tipine karşı mücadele sürecinde çok daha fazla ihtiyacımız olan en geniş devrimci birlikteliklerin sağlanıp sürdürülebilmesine hizmet edecek en sağlıklı ve güven verici yöntem olarak görmemizdir.

Nedenleri ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, sonuç olarak, bugün hücre tipi saldırısının doğrudan hedefi durumunda olan cezaevlerindeki güçler aşırı parçalanmış bir durumdadır. Kabaca bir gruplandırma yapacak olursak; sayısal bakımdan cezaevlerindeki en kalabalık kitleyi oluşturan yurtsever tutsak kitlesinin, PKK‘nin son yönelimlerine uygun olarak ciddi bir direniş sergilememe olasılığı yüksektir. Yasalcı reformist örgütlerle şu veya bu örgütten kopmuş sağ tasfiyeci küçük çevreciklerden vd. oluşan ikinci bir ana kategorinin, değişik derecelerde nispi bir direniş tavrı göstermekle birlikte, bunu hangi biçimlerde nereye kadar götürebilecekleri tartışmalıdır. Geriye kalan ve genel olarak daha kararlı ve istikrarlı bir direniş çizgisi izleyeceği açık olan devrimci cephe de homojen ve tam bir görüş birliği içinde değildir. Sonuç olarak güçlerin bu denli parçalanmışlığı, şu süreçteki en büyük handikaplarımızdan biridir.

Bu handikabın en büyük tehlikesi, çatışmanın kızışmasına paralel olarak devlete, ‘Hücre tipine bütün tutsakların değil sadece bazı malum çevrelerin karşı çıktığı’ şeklinde bir demagoji yapma olanağını verirken, bu temelde yürütülecek gerici bir kampanyanın bizim en yakın destek güçlerimiz üzerinde dahi ciddi tereddütler ve çekimserlikler yaratma olasılığının yüksekliğidir. Böyle bir olasılık karşısında hücre tipine karşı mücadelenin gelişim seyrini ve kaderini her şeyin üzerinde tutan sorumlu bir yaklaşım, devrimci güçler arasında bile erken kopmalara ve yapay saflaşmalara neden olacak, mevcut taktik yaklaşım farklarını ve ayrılıkları giderici değil derinleştirici tutum ve davranışlardan sonuna kadar kaçınmayı gerektirir. Öze ilişkin kesinkes ‘giderilemez’ nitelikteki temel ayrılıkların kaçınılmaz ve zorunlu kıldığı bir ‘kopma noktası’na gelinmediği sürece, birliği genişletip güçlendirici tutumlar yerine, esasa ilişkin olmayan ayrılıkları bile büyüterek ‘karar dayatmaları’ ile ortaya çıkılmasını devrimci açıdan ‘haklı’ bulmanın, ‘onaylama’ ve ortak olmanın olanağı yoktur.

Bu noktada ayrıca devrimci güçler arasında anlayış ve taktik birliğinin daha önce oluşmasının da önündeki en önemli engellerden birini oluşturan ve daha önceki pratik süreçlerde yaşananlardan kaynaklı ‘güven krizi’ derinleştirilmiştir.

Hücre tipi saldırısına karşı demokratik kamuoyunda daha şimdiden, önceki hiçbir dönemde işin başında sahip olunmayan bir destek ve sahiplenme ortaya çıktı. Saldırının tümüyle püskürtülebilmesi açısından bunun önemi, bugünden yarattığı sonuçlarla da ortada. Fakat bu gelişmenin, olumsuz bazı sonuçları da çok geçmeden kendini gösterdi. Bunlardan biri de, devrimci saflarda ortaya çıkan bir ‘baş dönmesi’dir. Bu baş dönmesi, oportünist kesimler dışında kimi devrimci güçler üzerinde de ‘gevşeme/rehavet’ eğilimi yaratırken, kimilerinde de küçük rant hesaplarının da işin içine girdiği bir ‘acelecilik/sabırsızlık’ eğilimi biçimine bürünmüş olarak karşımıza çıkıyor.

Gevşeme’ eğilimi, kamuoyundaki sahiplenme ve desteğin artışına bakarak, sorunun asli sahibi konumunda olan biz devrimci tutsakların, Ölüm Orucu gibi en üst düzeyde direnme biçimlerine başvurmaksızın da hücre tipi saldırısını püskürtebileceğimiz yanılsamasına kendisini kaptırmaktadır. Kamuoyunda şimdiden oluşan desteğin sağladığı imkan ve avantajları görürken, bunun içerdiği zayıflık ve tehlikeler de dahil henüz bütünüyle altedemediğimiz zayıflıklarımıza gözünü kapatan ’sabırsızlık’ eğilimi ise, kamuoyunda yükselen destek dalgasının üzerine oturma düşüncesiyle de, iradi bir yüklenme ile hemen sonuca gidebileceğimiz yanılsamasına kendini kaptırmıştır.

Bunların her ikisi de, hücre tipine karşı mücadele ve direnişin gelişimine zarar verecek yanlış eğilimlerdir. Birbirlerine taban tabana zıt gibi görünseler de, hücre tipi saldırısının daha önceki saldırılardan farkını, dolayısıyla işin ciddiyetini, bu süreçte her konuda başka zamanlardakinden çok daha farklı bir devrimci sorumlulukla hareket etmenin gereği ve önemini yeterince hesaba katmama noktasında ortaktırlar.

Rehavet’ eğilimi, kitle hareketinin genel düzeyi itibariyle de mevcut düzeyin, hücre tipi saldırısı gibi burjuvazi ve faşizm açısından stratejik bir saldırıyı püskürtmekteki yetersizliğine gözlerini kapatırken; ‘96′dan da tanıdığımız ‘cezaevleri hareketlenmeden dışarısı hareketlendirilemiyor’ görüşünün değişik bir versiyonu olarak bugün tekrar karşımıza çıkan ve bu açığı devrimci hareketin cezaevlerindeki gövdesini bir an önce cepheye sürerek kapatma kolaycılığını seçen ’sabırsızlık’ eğilimi ise, doğuracağı diğer zararlı sonuçlar dışında, hücre tipi saldırısının öyle tek bir büyük kapışma ve hamleden ibaret olmayacağı gerçeğine gözlerini kapatmaktadır. Dünyaya -bu arada bizzat hücre tipi saldırısının kendisine- fazlasıyla dar bir ‘cezaevi penceresi’nden bakan bu yanlış yaklaşım, komünist-devrimci tutsaklar olarak elimizdeki nihai kozu oynamadan önce cezaevleri cephesinde de daha henüz kullanılmamış silahlarımızın olduğu gerçeğine, şu aşamada daha halen hangi dinamiklere yüklenmemiz gerektiğine gözlerini ısrarla kapatmaktadır.

Cezaevlerine yönelik saldırılara karşı mücadele ve direnişlerin sonucu, elbette öncelikle içerdeki komünist-devrimci tutsak kitlesinin tutum ve yaklaşımlarına bağlıdır. Çünkü sorunun muhatabı, bu anlamda ‘asli sahibi’ onlardır. Bu konumlarıyla onlar, karşı karşıya bulunulan saldırının anlam ve şiddetine denk bir devrimci duruş ve kararlılık içinde olmazlarsa eğer, aileler de dahil dışardaki güçlerin sorunu sahiplenişleri de ona göre olur. Nitekim bugün dışarda hiç umulmadık liberal-aydın çevreler dahi ‘F tipi’ cezaevlerine karşı çıkıp devlet üzerinde bir baskı uyguluyorlarsa, bunun temelinde yatan belirleyici neden, içerdeki komünist-devrimci tutsak kitlesinin hücre tipine karşı ölümüne bir direniş kararlılığı içinde olduğu bilindiğinden bu durumda hücre tipi saldırısının çok kanlı sonuçlar doğurmasından duyulan endişedir. Şu aşamada devrimci tutsaklar olarak bizlerin, bu kararlılığımızı bir kez daha kanıtlamak gibi bir sorunumuz yoktur. Çünkü anıları kamuoyunun da belleğinde hala canlı olan ‘96 SAG ve ÖO Direnişi ile sonrasındaki Ulucanlar, Burdur ve Bergama direnişleri sırasında bu ölümüne kararlılık defalarca ortaya konulmuştur.

Öte yandan, demokratik kamuoyunun tepkisinin bu kez erken harekete geçirilişi, devletin uzun süredir hazırlandığı saldırı planlarına şimdiden gözle görülür bir darbe indirmiştir. Aylar öncesinden Mayıs’ta başlayacağı ilan edilen nihai saldırı, önce Ağustos-Eylül aylarına sarkmış; daha sonraları ise en erken Meclis’in açılışını izleyen Kasım-Aralık aylarına ertelenmiştir. Asıl önemlisi, devletin bu süreçte uğradığı inisiyatif kaybıdır. Daha önceleri ‘Asarım, keserim, geçerim, kararlıyım’ havalarındaki devlet, şimdilerde, kamuoyunun gözünü boyayarak tepkileri nasıl yatıştırabilirimin arayışı içindedir. Kaldı ki ailelerin ve demokratik güçlerin hücre karşıtı hareketi, peşinden sürükleyebileceği bütün güçleri ve alanları kapsayan bir yaygınlık, kitlesellik ve eylemsellik düzeyine de çıkabilmiş değildir henüz. Fakat o, bu düzey ile bile devletin saldırı planlarına sekte vurup onu kısmi de olsa geriletebilmiştir. Bu noktada, hücre tipi saldırısının daha az bedel ödeyerek bütünüyle püskürtülebilmesi açısından dışardaki mücadele ve destek halkalarını büyütmenin yaşamsal önemi somut olarak bir kez daha çıkar karşımıza. ‘İçerdeki’ devrimci tutsaklar olarak en yüksek bedelleri dahi göze alan bir kararlılık içinde olmak ayrıdır ve bu tabii ki gereklidir, hatta şarttır; ancak ödenecek bedelleri en aza indirecek imkan ve dinamikleri sonuna kadar zorlamak ayrıdır. Bu ikisini birbirlerinin karşısına çıkarıp birinin önemine yapılan vurguyu hemen diğerinin ‘ihmali’ veya ‘zayıflığına’ yormak, akılsızca bir ’solculuk’ veya oportünist bir titrekliğin yansıması olabilir sadece.

Bugün dışardaki sahiplenme ve kamuoyu desteğinin ’soğumaya başladığı’, ‘inişe geçtiği’ vb. yönündeki değerlendirmelere katılmanın olanağı yoktur. Bu sadece aşırı subjektif değil aynı zamanda fazlasıyla karamsar bir iddiadır. Kitle hareketinin gelişim diyalektiğini kavramaktan uzak, ondan hep aynı tempoyu ve düz bir çizgi halinde sürekli yükseliş bekleyen mekanik bir mantığı yansıtır. Hücre karşıtı duyarlılık ve tepkilerini aylardan beri değişik biçimlerde sık sık ortaya koymuş olan en yakın destek güçlerimiz içinde bile, süreç uzadıkça göreli ve geçici kimi duraksamaların, kendini tekrarlama ve yorgunluk belirtilerinin ortaya çıkmasından hemen telaşa kapılmamak gerekir. Önemli olan, temeldeki bilinç açıklığı ve kararlılığın sürüyor olmasıdır. Bu yönüyle baktığımız zaman, önceleri daha titrek ve güvenilmez bir tavır sergileyen ara güçlerin dahi bugün görece daha kararlı hücre karşıtı bir konuma geldikleri bile söylenebilir. Ailelerin ve yakın çevre güçlerinin ısrarlı ve özverili çabaları yanında Ulucanlar‘dan sonra Burdur ve Bergama direnişleri, bu konuda sarsıcı bir rol aynamıştır. Keza devletin, kamuoyunun gözünü boyamak amacıyla başvurduğu ‘F tipi cezaevlerini isteyen herkese gezdirme’ manevrası dahi geri teperek hücre karşıtlığını güçlendiren bir rol oynamıştır. Ayrıca aileler ve yakın çevre güçlerinin sürmekte olan ve hazırlandıkları eylemliliklerin yanında, çeşitli demokratik kuruluş ve aydın inisiyatifi gibi oluşumların Eylül-Ekim aylarını kapsayacak bir dizi etkinlik hazırlığı içinde olduklarının bilindiği bir kesitte, dışardaki dalgada bir ‘düşüş’ tespitinde bulunmak anlaşılır gibi değildir.

Hücre tipi saldırısını ve buna karşı direnişi tek bir hamle ve kapışmadan ibaret olmayan uzun süreli bir çatışmalar dizisi olarak kavrıyorsak şayet, o zaman bu sürecin düz bir çizgi halinde seyretmeyeceği gerçeğini de bilince çıkarmamız gerekir. Bu süreç, karşılıklı hamlelerin birbirini izleyeceği, bunlara bağlı olarak ileri atılmalarla mevzi kayıplarının iç içe geçebileceği, bu arada özellikle ara güçlerin kimi yalpalamaları hatta kimi ihanetlerle bile karşılaşabileceğimiz dalgalı bir seyir izleyecektir. Bu dalgalanmalar sırasında erken bir rehavet ya da telaşa kapılarak saat sarkacı gibi gelgitler yaşamak istenmiyorsa eğer, gelişme ve olguları, parça ile sınırlı anlık veya kesitsel bir bakış açısıyla değil, sürecin bütünü ve gelişiminin genel yönünü gözönüne alan devrimci diyalektik bir yaklaşımla ele alıp değerlendirmek gerekir.

Sonuç olarak;

Burjuvazinin hücre tipi saldırısının baştan yenilgiye uğratılıp geri püskürtülebilmesi için, cezaevleri cephesinde bir SAG-ÖO‘nu zorunlu ve doğru görmekle birlikte, bu silaha başvurma zamanımızın henüz gelmediği görüşündeyiz. Yukarda ana noktaları ile ortaya koymaya çalıştığımız nedenlerle, DHKP-C ve TKP(ML)‘nin Ekim ayı başlarında eyleme başlama kararlarını ‘erken’ ve ‘yanlış’ buluyoruz. Ayrıca devrimci saflarda dahi zamansız ve bize göre yapay/zorlama bir bölünme yaratacak böyle bir adımın, içerde ve özellikle dışarda hücre tipine karşı mücadele sürecine tamiri zor zararlar vereceğini düşünüyoruz. Bu nedenle, her iki devrimci örgütü, bu yanlış kararlarını bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyoruz.

Öte yandan, bugün henüz bütün sınırlarına dayanmamış olan ve hücre tipi saldırısının daha az bedeller ödeyerek püskürtülmesi açısından yaşamsal bir role sahip olan demokratik kamuoyundaki hücre karşıtlığı ve devrimci tutsakları sahiplenme eğiliminin ivmelendirilip güçlendirilmesi için, Eylül-Ekim aylarını kapsayan bir kampanya faaliyeti biçiminde bize göre aşağıdaki etkinliklerin somut bir plana bağlanarak yaşama geçirilmesini öneriyoruz:

Devrimci tutsakların hücre tipine karşı mücadelelerinin temel talepsel çerçevesini (1- Hücre tipi cezaevleri kapatılsın. 2- İnfaz Yasası ve uygulamalarında siyasi tutsaklar aleyhine olan eşitsizliklere son verilsin. 3- TMY bütünüyle iptal edilsin. 4- DGM’ler kapatılsın, verdikleri kararlar iptal edilerek davalar yeniden görülsün. 5- Zindanlar boşalsın, tutsaklara özgürlük) gerekçeleri ile birlikte ortaya koyan yönlendirici metin taslağı bir an önce kesinleştirilerek ilgili demokratik kuruluşlara iletilmeli; soruna kendi cephelerinden müdahale eder ve belirli önerilerde bulunurlarken, meselenin asli sahipleri olarak biz devrimci tutsakların bu taleplerini dikkate alarak hareket etmeleri istenmeli; bu taleplerin geniş kitlelere, iç ve dış kamuoyuna duyurulup benimsetilmesi yönünde kendi cephelerinden yapabilecekleri her türlü katkı ve etkinliği yapmaları istenmelidir.

Demokratik kuruluşlar ve güçlerin önümüzdeki süreçte yapmayı planladıkları tüm etkinliklere omuz verme yaklaşımı çerçevesinde;

Ankara’daki ‘Hücre Karşıtı Aydın ve Sanatçı İnisiyatifi’nin planladığı ve 2 bin kişinin katılımının hedeflendiği kitlesel açlık grevinin yaşama geçmesi için elbirliğiyle çaba harcanmalıdır.

Ankara’da yapılacak açlık grevini izleyen hafta sonlarında İstanbul, İzmir, Adana, Samsun, Bursa… gibi merkezlerde de benzeri kitlesel açlık grevlerinin örgütlenmesine çalışılmalıdır.

Ankara Aydın İnisiyatifi’nin planladığı merkezi bir mitingin gerçekleşmesi için güçbirliği yapılmalıdır.

İHD’nin hazırladığı ve uluslararası katılımcıların da davet edileceği hücre karşıtı bir kurultayın gerçekleşmesi için İHD’ye destek verilmeli, yurtdışındaki DETUDAK’tan da bu konuda elinden gelen katkıyı sunması istenmelidir.

İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi merkezlerde ortaya çıkmış olan ‘Hücre Karşıtı Platformlar’ın olabildiğince geniş bir ağ biçiminde başka il ve ilçelere de yaygınlaştırılması için ortak bir yönelime girilmelidir.

Hem hücre karşıtı platform ve benzeri örgütlenmelerin yaygınlaştırılması ve mevcutların dinamize edilmesine hizmet edecek hem de hücre karşıtlığı bilinci ve duyarlılığının yayılıp genişlemesine ivme kazandıracak bir araç olarak 2-3 tip afiş ve bildiri çıkartılmalı; bunların özellikle aileler ile hücre karşıtı aydınlar, sanatçılar, siyasi parti, sendika ve kitle örgütü yöneticileri vb. tarafından dağıtılıp yapıştırılması yoluyla etkin bir ‘kampanya içinde kampanya’ örgütlenmelidir.

Devletin en büyük demagojilerinden birini açığa çıkarma amacıyla gazete ilanları yoluyla yaptığımız ‘Cezaevlerine Çağrı’, sistematik bir kampanya konusu haline getirilerek toplumun en geniş kesimleri tarafından bile duyulacak bir karşı atak konusu yapılmalıdır.

Ulucanlar Katliamı ve Burdur saldırısının sorumlularından hesap sorulması talebi ısrarlı bir biçimde gündemde tutulmalıdır.

Kamuoyunda özel bir duyarlılık konusu haline gelmiş olan cezaevlerindeki sağlık ve tedavi sorunlarının işlenmesi temelinde acil bakım ve tedavi gerektiren hasta tutsakların serbest bırakılmaları yönündeki çabalara süreklilik ve sistemlilik kazandırılmalıdır.

Önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmelere de bağlı olarak üzerinde birleşilebilecek bir tarihte, hem hücrelere hiçbir koşul altında girmeyeceğimiz yönündeki genel ve ortak kararlılığı bir kez daha sergilemek, hem de taleplerimizi kamuoyunun daha geniş kesimlerine duyurmak amacıyla bütün cezaevlerinde 10 günlük bir açlık grevi yapılmalıdır.

Devrimci Selamlarımızla…
25 Eylül 2000

Bölücü tasfiyecilik bugün “yalnız bırakıldık” demagojisi yapıyor
Ödenen bedellerin büyüklüğüne rağmen tarihsel bir direnişi çıkmaza ve yenilgiye sürükleyen sol tasfiyeciler, sürecin, başından itibaren nasıl seyrettiğine dair olgular, belgeler, tanıklar ve en önemlisi somut sonuçlar ortada olduğu halde, yenilginin sorumluluğunu hala kendi dışlarındaki etkenler ve güçlerin sırtına yıkmaya çalışabiliyorlar. Yapılan bütün uyarılara rağmen “Tek başımıza da kalsak biz eyleme başlıyoruz” şeklinde bir karar dayatmasıyla, oluşmuş ve genişleme olanakları daha da güçlenmiş bir direniş cephesini dahi parçalayarak harekete geçenler ve 24 saat içinde keskin bir zigzag çizerek onların kuyruğuna takılanlar, bugün kalkıp, “yalnız bırakıldıklarını, bunun da direniş açısından belli bir dezavantaj oluşturduğunu” iddia edebiliyorlar.

Önce kadroların ve örgüt kamuoyunun dikkatini kendi dışındaki güçlerin ve etkenlerin üstüne yönlendirmeye çalışarak kendi yaptıklarının üzerini kapatmaya çalışmaktan kaynaklanan “yalnız bırakıldık” demagojisi üzerinde kısaca biraz duralım.

Kim kimi ‘yalnız bıraktı? Üç vakte kadar olmasa bile en fazla 20-25 şehidin verildiği durumda geleceğine kesin gözüyle bakılan ‘zafer’in rantını kimselere bırakmama hesabıyla kimler kendilerini bilinçli olarak ‘yalnızlaştırma’ yolunu seçtiler? Ulucanlar Katliamı‘nın hemen arkasından başlayarak içerde ve dışarda, yurtiçinde ve yurtdışında kimlerin neler yaptığı olgusal kanıtlarıyla ortada. Bellek zayıflığı çekenler varsa, en azından bütün devrimci yayın organlarının ve burjuva basının arşivlerini tarayarak tablo hakkında bir fikir edinebilirler. Ayrıca cezaevlerinde de, bölücü tavırlarını keskinleştirdikleri andan itibaren kendi dışlarındaki tüm devrimci güçlere karşı en saygısız ve saldırgan tavırları sergiledikleri halde, aradaki bütün farklılıklara rağmen devlete ve dışarıya karşı birlikteliği koruyup güçlendirme çabalarının kimlerden geldiğini ama bunların nasıl karşılandığını da daha anlatacağız.

Yeri gelmişken bu noktada, sol tasfiyeci aceleciliğin eylemi fiilen başlatmalarından önce, bölünmenin önüne geçebilmek amacıyla kendilerine önerdiğimiz bir girişimi daha hatırlatalım. Sol tasfiyecilerin eyleme kendi başlarına başlayacaklarını bütün örgütlere deklare etmelerinden sonra, kendileriyle yaptığımız ikili görüşmeler sırasında da dile getirdiğimiz bir öneriyi, TKP/ML ile birlikte bir kez daha önerdik.
Önerimiz şuydu: “Harekete geçmekte acele etmeyin! Gerekçelerinizden birini oluşturan F tipleriyle ilgili yasa değişiklikleri eğer sizin öngördüğünüz tarihte meclise sevk edilecek olursa ÖO’na o zaman hemen birlikte başlarız”. Ama amaçları ‘üzüm yemek’ olmayanlar bu öneriyi de reddettiler.

Kendi kendilerini ‘yalnızlaştırmak’ için ellerinden geleni yapanlara, konunun başka bir yönüne ilişkin olarak şu soruları soralım: Cezaevlerindeki güçlerin çok parçalılığı, başından beri bu direnişin en büyük handikaplarından biriydi. Ve bu, dışardaki etkinlikleri de zayıflatıcı bir rol oynuyordu. Saldırının amacı ve hedefleri düşünüldüğünde, içerde ve dışarda olabilecek en geniş birlikteliklerin sağlanıp destek halkalarının genişletilmesinin taşıdığı yaşamsal önem ortadaydı. Bu dezavantajın olabildiğince asgariye indirilebilmesi için içerde ve dışarda elbirliğiyle neler yapılması gerektiğine dair sık sık gündeme getirdiğimiz önerilerin listesine ve ayrıntılarına şu an girmeyeceğiz. Bunlar, özellikle CMK‘nin Aralık 1999 ile Temmuz 2000 arasındaki aylık toplantılarının tutanaklarında da var.

Peki, bugün “yalnız bırakıldık” yakınmasıyla başkalarını suçlamaya kalkanlar ne yaptılar bu konuda bütün bu süreç boyunca? DHKP-C, Ulucanlar Katliamı döneminde tepkisel ve yanlış bir tavırla CMK ile ilişkilerini “askıya aldığını” açıklayan MLKP‘nin tekrar CMK’ya dönmesini aylarca engelleyip geciktirmeye çalıştı. Dışardaki güçlerin ve ailelerin birlikte hareket etmelerine dair yaptığımız önerilere, “darbeciler” olarak tanımladıkları tasfiyeci çevrenin de düzenlenen etkinliklere davet edilmelerini gerekçe göstererek yanaşmadı. DHKP-C’nin bu konudaki eleştirilerinin asıl muhatabı ise, daha sonraki ortağı TKP(ML) idi. Dışarda güçlü bir birlikteliğin oluşabilmesinin taşıdığı önemden dolayı, ayrıca bu konudaki yaklaşımlarını tasfiyeciliğe prim verme olarak gördüğümüz için TKP(ML)’ye, DHKP-C’ye istediği güvenceyi vermelerini birkaç kez önerdiğimiz halde onlar da bunu önemsemediler. Çünkü ne onlar ne de DHKP-C, bu denli parçalı bir yapının hücre tipi saldırısı gibi bir saldırıya karşı direniş sürecinde nasıl bir handikap oluşturduğunun yeterince farkında değillerdi. Bu öngörüsüzlüğe karşı aylarca şu temelde uyarılarımız oldu:

…Bu sürece, ‘96′dan farklı olarak baştan önemli koz ve avantajlara sahip olarak giriyor olmamız (’96′nın moral ve siyasal etkisiyle, derslerinin belleklerdeki tazeliği ve canlılığı da avantajlar içindedir ve bu, bugün önemli bir silahımızdır) bazıları oldukça ciddi zayıflıklarımızı gözden kaçırmaya yol açmamalıdır. Hücre tipi saldırısına karşı direnişin biçim ve yöntemlerinin belirlenmesinde her iki yönün de dikkate alınması bir zorunluluktur.

(…)
Bugün karşı karşıya bulunulan zayıflık ve handikaplarımızın başında, sınıf ve kitle hareketindeki durgunluk ile devrimci örgütlerin kitlelerle olan örgütlü bağlarının cılızlığı başta olmak üzere, devrimci hareketin genel zayıflığı gelir. Zaten faşizmin, hücre tipi saldırısını zamanlama olarak tam da bu dönemde gündeme getirmesinde, TDH olarak bizi, son 10 yılın olabilecek en zayıf konumunda yakalamış olmasının önemli bir payı vardır. Her zaman bulamayacağı bu elverişli fırsatı kaçırmak istemeyişi, önümüzdeki çatışma sürecinde de, kimi tepkilere ve sonuçlara aldırmaksızın saldırıda belli bir ısrar biçimine bürünmüş olarak karşımıza çıkacaktır.

(…)
Devrimci hareketin bu sürecin başındaki bir diğer büyük handikapı, cezaevlerinde dahi güçlerin fazlaca parçalanmışlığıdır. Başta PKK’li tutsaklar olmak üzere, birçok cezaevinde neredeyse örgütlü devrimci güçler kadar kalabalık sayılara ulaşan bağımsızlar, küçük tasfiyeci çevrelerin mensupları, pilini iyice tüketmiş reformistlerden oluşan büyük bir kesim vardır. Gerçi bugün herkes ‘Hücre Tipine karşı olduğunu ve direneceğini’ söylese de, bunların içinden hangilerinin Hücre Tipine karşı ne kadar ve nasıl direnecekleri meçhuldür. Zaten devlet de hesaplarını, PKK’li tutsaklar başta olmak üzere bunların önemli bir kesiminin fazla bir direniş sergilemeyecekleri beklentisi üzerine kurmaktadır. Bunun temelsiz ve isabetsiz bir öngörü olduğu söylenemez. Ama bu tabii, geniş bir devrimci direniş cephesi örgütlenmeye çalışılırken, bu güçleri hiç hesaba katmama ve onlara bütünüyle sırt dönme biçimini asla almamalıdır. Bu, zaten mevcut olan ciddi bir zayıflığı derinleştirici ve kalıcılaştırıcı sorumsuz ’sol’ bir tutum ve yaklaşım olur.

Diğer bir handikap ve zayıflık, geriye kalan güçler arasında da tam bir uyum ve homojenliğin olmayışıdır. Bu cephede de, bazıları süreç içinde giderilebilir ama bazıları ciddi yaklaşım ve tutum farklılıkları vardır.

Bir diğer önemli handikap, tasfiyeciliğin tahribatına da bağlı olarak devrimci örgütlerin dışarda yaşadıkları zorlanma ve sıkışmalardır. Sınıf ve emekçi kitle hareketindeki genel durgunluk ve moral yıpranma ile de birleşen -ve zaten bir yönüyle de ondan kaynaklı- bu zayıflık, bu süreçte en geniş destek güçlerinin örgütlü bir biçimde seferber edilebilmesini sınırlandırıcı bir rol oynamaktadır.

Bütün bu zayıflıklar ortamında devrimci hareket, içerde ve dışarda, Hücre Tipi saldırısını ağırlıklı olarak ana gövdesiyle karşılama zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Fakat faşizmin ‘Hücre Tipi’ saldırısıyla darbeleyip fiziki imha da dahil olabildiğince zayıflatmayı hedeflediği güç tam da bu gövdedir. Bizim istek ve tercihlerimizin dışında karşımıza çıkan bu çelişkinin çözüm yöntemi, Hücre Tipi’ne karşı direnmemek ya da ‘direniyor gibi’ yapan bir titrek duruş olamaz. Kendi mantığı içinde bu da bir ‘çözüm’dür ama devrimci bir çözüm değildir.

(…)
(Fakat öte yandan) ‘İçerdekiler’ olarak en yüksek bedelleri dahi göze alan bir kararlılık içinde olmak ayrıdır -ve bu tabii ki önemli ve gereklidir, hatta şarttır-; fakat bu bedelleri en aza indirecek imkan ve dinamikleri sonuna kadar zorlamak ayrıdır. Bu ikisini birbirinin karşısına çıkarıp birinin önemine yapılan vurguyu hemen diğerinin ‘yokluğu’ veya ‘zayıflığına’ yormak, akılsızca bir ’solculuk’ veya oportünist bir titrekliğin yansıması olabilir sadece…” (“’F Tipi’ Saldırısına Karşı Perspektifimiz” başlıklı genelgeden”)

Bugün hala böbürlenmeye geldiği zaman ‘şöyle stratejik perspektifle hazırlandık’, ‘şöyle planlama yaptık’, ‘şöyle ince eleyip sık dokuduk’, ‘şöyle sorumlu davrandık’, ‘biz zaten direnişin asli güçleriydik’, ‘herkese öncülük ve önderlik yaptık‘ vs. vs. payelerini kendi kendilerine yakıştıranlar, iş, yapılan hatalar ve sorumluluklara geldiği zaman suçu niye “destek güçleri” olarak niteledikleri güçlerin üzerine yıkmaya kalkışıyorlar!

Yalnız bırakıldıkları” iddiasının yalana dayalı ucuz bir demagoji olması da bir an için bir yana, bu nasıl bir “stratejik yaklaşım“, bu nasıl bir “planlama“, bu nasıl bir taktik anlayışıdır? Kadroların ölüme sürüldüğü tarihsel bir direnişin “asli ve önder gücü” olma iddiasıyla ortaya atılanlara yakışır mı bu kadar büyük ve acemice hesap hataları işlemek?!!

***

Yalnız bırakılma” değil ama ortada çok vahim ve sonuçları gerçekten çok ağır olan ciddi hesap hataları vardı. Bunlardan birincisi, diğer devrimci güçlerin de yaratılan emrivakiyi ister istemez izlemek zorunda kalacakları beklentisiydi. Bu zaten sol tasfiyeciliğin, özellikle de DHKP-C’nin cezaevlerinde siyaset yapma tarzı ve kültürünün karakteristik özelliklerinden biri halini almıştı. Bu nedenle, “yalnız bırakıldık” iftirası, esasında bu beklentinin gerçekleşmemiş olmasından ileri gelen hayal kırıklığının dışavurumundan başka bir şey değildir.

Fakat sol tasfiyecilik asıl vahim hatayı, direnişin olası süresi ve sonucu üzerine kurduğu hesapları konusunda işledi. Onların hesabına göre bu direniş, olsa olsa 3-4 ay içinde, belki 20-25 şehit verilerek ama mutlaka belli kazanımlarla biterdi; o zaman kim daha çabuk harekete geçerse yıllarca kullanabileceği bir politik propaganda malzemesi elde ederdi!!! Günler hatta saatler içinde keskin zigzaglar çizerek bir araya gelen sol tasfiyeci “Üçlü Blok”u doğuran da, onları sorumsuz ve bölücü bir tutumla erken ve zamansız bir çıkışa yönelten de, 19 Aralık Katliamı öncesi ve sonrasında sergiledikleri devrimci mantık ve öngörüden yoksun tutumlarının da belirleyici nedeni asıl bu hesaptır. Kendi özgül durumlarına bağlı olarak herbirinde farklı yönler ağır basmakla birlikte, onların bütün adımlarına bu dargrupçu çıkar hesabı yön vermiştir.

DHKP-C o kesitte, PKK’nin de tasfiyesi ve teslimiyete yönelmesinin ortaya çıkardığı boşluğu doldurabilecek “tek alternatif güç” olduğu izlenimini yaratacak etkileyici ve sonuç alıcı bir çıkış yapma ihtiyacı duymaktaydı. O bunu önce, PKK’nin teslimiyetçi yönelimlerinin eleştirisi sırasında zaman zaman şovenizmle sınırların belirsizleştiği tutumlar sergileyebilecek kadar keskin bir husumet siyaseti izleyerek başarmayı denedi; ama bunun tutmadığını, hatta giderek ters teptiğini görünce bu kez yeni arayışlara yöneldi. Fakat bunu o sıralar dışarda yapabilecek durumda da değildi. Koyu halkçı reformist bir öze sahip olmaları da bir yana “Halk Meclisleri” denemeleri, “Halk Anayasası” kampanyaları tutmamıştı; ‘99 başlarında peşpeşe giriştiği roketli saldırıların arkasını da yediği darbeler nedeniyle getirememişti; bazı yörelerle sınırlı kalmanın ötesine zaten geçememiş olan kır gerilla birliklerinin varlıklarını sürdürüp sürdürmedikleri dahi belirsizdi; legal alandaki mevcut örgütlenmelerinin bile sesi soluğu fazla duyulmuyordu… Bu durumda geriye önemli bir gücünün bulunduğu cezaevleri kalıyordu (ÖO’na başlarken kendilerinin açıkladıkları rakamlara göre o dönemde cezaevlerinde altıyüz kırk civarında DHKP-C tutsağı vardı).

PKK’den doğan boşluğu doldurabilecek tek devrimci güç” izlenimi yaratacak ‘etkileyici’ bir çıkış yapma ihtiyacı ve arayışı, o noktadan itibaren ‘cezaevlerine dayalı bir çıkış‘ ihtiyacı ve yönelimi biçimine büründü. Zaten gündemde hücre tipi saldırısı vardı. Üstelik bütün devrimci, demokrat güçlerin elbirliğiyle harcadıkları çabalar başta olmak üzere bir dizi etkene bağlı olarak bu konuda kamuoyunda belirgin bir duyarlılık ve sahiplenme ortaya çıkmıştı. DHKP-C’nin geleneksel mantığına göre, ‘kim daha erken davranıp harekete geçerse‘, geçmiştekilere kıyasla belki biraz daha uzun sürüp biraz daha yüksek bedeller ödenecek olsa bile, bu koşullarda kazanılacağı kesin olan başarının politik ve moral rüzgarını da arkasına alırdı. Faşizmin sadece DHKP-C’yi değil, o da içinde olmak üzere TDH’ni tasfiyeyi amaçlayan saldırısına karşı sol tasfiyeci bir çizginin başını çeken DHKP-C’nin bütün adımlarına ve davranışlarına, işte bu küçük burjuva “benmerkezci” dar grupçu hesap yön verdi.

Devrimci-demokrat kamuoyunun duyduğu ya da tanık olduğu zaman aklının ve havsalasının almadığı, direnişin gerçekte hangi amaçlar için yapıldığının sorgulanır hale gelmesinden zaten yetersiz olan destek güçlerinin de “kararlı direnişçilik” adına eritilip soğutulmasına varana kadar sergilenen akılalmaz tutumların nedeni, temelde yatan bu hesap ışığında değerlendirildiği zaman ‘anlaşılır’ hale gelir.

Bir kadro kuşağının cezaevlerinde ve dışarda sergiledikleri kitlesel yiğitliğe, katlanılan acılar ve yapılan fedakarlıkların büyüklüğüne, ödenen bedellerin yüksekliğine karşın bu görkemli direnişin çıkmaza ve yenilgiye sürüklenmesinin tarihsel vebalini omuzunda taşıyan “Üçlü Blok”un diğer bileşenleri de, temelde aynı parsa toplama hesabı içindeydiler. Onların tek farkı, özgül konumlarının ve çaplarının farklılığından dolayı güttükleri dargrupçu hesapların da daha küçük ve sınırlı oluşuydu.

Bunlardan bugün adını MKP olarak değiştirmiş olan TKP(ML), o zamanlar da zaten ciddi bir siyasal ve örgütsel sıkışma ve bunalım içindeydi. Mücadele anlayışının temel gereği olarak benimsediği gerilla faaliyetlerinde kayda değer bir varlık gösteremiyordu. Bu zayıflığını giderebilmek için, bir ara PKK’ye yaslanmaya çalıştı. İmralı teslimiyetçiliğinin ayyuka çıktığı kesitte bile hala onun kuyruğundan kopamayan iki örgütten biriydi. Kendi istek ve çabalarına rağmen bu kapının da kapanması üzerine, bu kez geçmişte ayrıldığı ve demediğini bırakmadığı TKP/ML ile tekrar birleşme arayışına girdi. Oradan da aradığını bulamadı. Bu arada içinde örgütlenmiş bir ajan şebekesinin açığa çıkmasının şokunu ve güven bunalımını yaşamaya başladı. Bütün bu sıkışma ve bunalımlarını devrimci bir tarzda aşabilecek teorik, siyasal ve örgütsel bir birikim ve dinamiklere de yeterince sahip değildi. Onun için de geriye, cezaevlerinden yapılacak bir çıkıştan başka tutunabileceği bir dal yoktu. Örgüt olarak içinde bulundukları siyasal-moral ruh hali açısından cezaevlerindeki güçlerinin de esasında pek ‘dayanılacak‘ durumda olmadıklarının kendileri de farkındaydılar. 7 Eylül 2000 gecesi yaptığımız resmi görüşme sırasında bunu kendileri de itiraf ettiler. Fakat buna rağmen, daha farklı ve devrimci bir çözüm üretebilecek durumda olmadıkları için, direnişe de çok büyük zararlar veren bir ‘kumar oynama’ yolunu seçtiler. Üstüne üstlük, direniş sürecinin çoğu kritik aşamasında, bir taraftan “boynuz kulağı geçer” misali “kraldan fazla kralcı” keskin yaklaşımlar sergilerken diğer taraftan da tutarsızlıklarla dolu berbat bir pratiğin sahibi oldular. Şimdilerde de kalkmış, bu direnişin çapına ve büyüklüğüne dahi sığmayan ciddiyetsiz bir tutumla, “şuna değdi, buna değmedi” misali “şu doğruydu ama şu yanlıştı” şeklinde 4-5 sayfalık bir “Genel Yorum”la koca bir sürecin üzerinden atlamaya çalışıyorlar.

Bu cepheye son anda eklemlenen TKİP’e gelince, TDKP oportünizminden 1980′lerin sonunda ancak kopabilen ve entelektüel bir sosyalizm savunuculuğu dışında bugüne dek anlamlı bir devrimci icraatına pek tanık olunmayan bu çevrenin bir ‘tarihe‘ ve ‘tarihi başarı’ya ihtiyacı vardı. Sol tasfiyeciliğin tarihsel sorumluluğuna ortak olmanın dışında, direniş süreci boyunca ne siyaseten ne de pratik olarak esamisi dahi okunmadığı için üzerinde daha fazla durmak anlamsız ve gereksizdir.

Dar grupçu küçük hesaplar hangi yıkıcı sonuçları doğurdu
Faşizmin hücre tipi saldırısına karşı tümüyle haklı ve meşru bir direniş sürecini ‘erken ve mutlak bir zafer‘ beklentisiyle dargrupçu parsa toplama heveslerinin basamağı haline getirme yönelimi, sonuçları çok ağır olan korkunç bir politik körleşme ve sektarizmi de beraberinde getirdi.

Bu ilk önce, sorumsuz bölücü bir tutumla erken ve zamansız bir çıkışa sürükledi onları.

İkincisi, en kritik evrede, sadece ÖO’nun yaratmadığı ama ÖO’na başlanmış olmasının da kuşkusuz belli bir ivme kazandırdığı kamuoyundaki duyarlılığın artışına bağlı olarak, bu kez bir ‘baş dönmesi‘ ortaya çıkardı. Bu baş dönmesi, o kesitte devreye giren arabulucu heyetleriyle yapılan görüşmeler sırasında direnişin gerçek amaçları ve ciddiyeti konusunda kafalarda soru işaretleri yaratacak tutumlar sergilenmesine neden olmakla kalmadı; en olmayacak zamanda bir çevik kuvvet otobüsünün taranması, ÖO eylemcilerinin açıklandığı toplantıların video kasetlerinin televizyonlara verilmesi gibi önü arkası düşünülmemiş eylemlerle devletin cezaevlerine yönelik genel bir operasyon düzenleyebilmek için gökte aradığı görece uygun fırsatlar yerde sunuldu.

Bu arada, devredeki aracıların yaptıkları bütün uyarılara rağmen, devletin genel bir operasyona girişebileceği ihtimali, aynı körlük ve baş dönmesi nedeniyle ciddiye alınmadı; o operasyonun önünü en azından o kesitte kesecek, kesemese bile 19 Aralık sonrasında olduğu gibi devrimcilerin değil devletin daha fazla sorgulanmasına zemin hazırlayacak bir taktik manevra yeteneği gösterilmediği gibi arabulucular tarafından kendilerine ‘kesin’ bir istihbarat olarak iletilen bu olasılıktan diğer devrimci örgütleri haberdar dahi etmediler.

19 Aralık Katliamı ile devlet, hücre tipi saldırısını yaşama geçirme sırasında baştan beri kendisini en fazla düşündüren ve en fazla zorlanacağını düşündüğü eşiği, muhtemelen kendisinin bile umduğundan daha kolay aştı ve devrimci siyasi tutsakları “F tipleri”ne nakletmeyi başardı. Bu, koşulları ve dengeleri bizim aleyhimize değiştiren bir gelişmeydi. Faşizmin meşrebine uygun olarak gerçekleştirdiği bu alçakça katliam, kamuoyunda doğru dürüst bir tepki dahi yaratmadı. Bu korkunç tepkisizliği sadece “kamuoyunun duyarsızlığına”, “aydınların korkaklığına”, “demokratik güçlerin ve örgütlerin sorumsuzluğuna” vb. bağlayıp onlara küfrederek açıklayamayız. Eleştiri sınırları içinde kalmak kaydıyla bunlarda belli bir haklılık payı vardır ama bu tepkisizliği doğuran başlıca nedenlerden birinin de o güne dek ve 19 Aralık Katliam günü sergilenen yanlış tutumlar olmadığını kimse inkar edemez.

Bunlardan asıl belirleyici olanların belli başlılarına şu ana kadar değindik. Bunlar kadar belirleyici olmasa da -zaten bunların da temelinde yatan politik körlüğün ve sorumsuzluğun sonuçlarından biri olarak ortaya çıkan- operasyon günü çeşitli cezaevlerinde gerçekleştirilen ‘kendini yakma‘ eylemlerini de bu yanlış tutumlar içerisinde saymak gerekir. Örgütleri tarafından alınan karar gereği hem devrimci iradenin ölüm korkutmacasıyla teslim alınamayacağını göstermek hem de daha fazla devrimcinin katledilmesinin önünü alabilmek için bedenlerini tutuşturmakta tereddüt göstermeyen bu yiğit devrimcilere duyduğumuz saygı sonsuzdur. Onlar, ‘örgüt adamı’ her devrimci militan gibi örgütleri tarafından alınan bir kararı büyük bir cesaret ve özveriyle yerine getirmişlerdir. Dolayısıyla bizim onlara en küçük bir serzenişimiz dahi yoktur ve olamaz! Bizim yanlış bulduğumuz ve eleştirdiğimiz nokta, önceden alındığı anlaşılan bu ortak karar ve onun arkasında yatan korkunç öngörüsüzlüktür. Kimse, şehitlerin sergiledigi yiğitliğin arkasına saklanarak bu kararın yanlışlığını ve onun arkasında yatan politik öngörüsüzlüğü gizleyemez!

Faşizmin hücre tipi saldırısının stratejik amacını ve onun öncekilerden farkını “aylar öncesinden doğru çözümlediklerini” iddia etmeyi hala sürdürenler, devletin bu amaçla zaten katliamı göze alarak girişeceği bir operasyonun önünün, bazı kadroların kendilerini feda etmeleriyle alınabileceğini nasıl düşünebildiler? Aklı başında bir tahlil yeteneğinden de vazgeçtik, hücre tipi saldırısının stratejistlerinden faşist katliamcı elebaşı, zamanın Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü‘nün, 2000 Temmuz‘unda, içlerinde avukatların da yer aldığı bir heyetle yaptığı bir görüşme sırasında, “Girişeceğimiz bir operasyonda 25-30 kişinin ölebileceğini düşünüyoruz ama bunu göze aldık” diye sayı dahi verdiği bilinirken, bir operasyon başladıktan sonra onun artık bu biçimde eylemlerle durdurulamayacağı, bunun sadece devlete katliamın çapını ve işlediği vahşetin boyutlarını perdeleme olanağını sunacağı nasıl öngörülemez? Zaten 19 Aralık gibi bir katliam yaşandığı halde, hiç olmazsa ‘96 SAG-ÖO Direnişi‘nin son günlerinde Sultanahmet’te yapılan 10 bin kişilik gösteri gibi gösterilerin yapılması bir yana, daha önce hücre karşıtı eylem ve gösterilere katılan binlerin bile tepkisiz kalmalarında, devletin bu eylemlerin görüntüleri eşliğinde, “Biz öldürmedik, onlar kendilerini yaktılar” demagojisinin etkili olmadığını söyleyebilir misiniz?

O günkü TKP(ML) bugünkü MKP, omuzlarındaki vebalin büyüklüğüyle ters orantılı olarak o sürecin değerlendirmesini çalakalem geçiştirmeye çalıştığı “Genel Yorum”unda, bu kararı nihayet bugün, “…yanlış, hatalı, geleceği göremeyen ciddiyetsiz ve sorumsuz (bir) yaklaşım” olarak niteliyor. (Sınıf Teorisi, 2. sayı, Haziran-Temmuz 2003) Sizin “yanlış ve hatalı, ciddiyetsiz ve sorumsuz” yaklaşım ve tutumlarınız, keşke sırf bundan (ve dil ucuyla da olsa itiraf etmek mecburiyetinde kaldığınız diğerlerinden) ibaret olsaydı! İnsanın kanını donduran ve isyan ettiren asıl korkunç itiraf, bunun ardından geliyor: TKP(ML) ve DHKP-C tarafından önceden alınıp bütün cezaevlerine iletildiği anlaşılan bu kararı, TKP(ML) direnişçilerinden sadece Bursa’da Ali İhsan ÖZKAN adındaki devrimci uyguladı. MKP, “Genel Yorum”unda şimdi bunu, “…bağlantı kopukluklarının da payıyla” ortaya çıkan -belli ki ‘istenmedik’- bir sonuç olarak niteliyor. Anlaşılan diğer cezaevleri önceden uyarılmış, bu kararın lafta alındığı ama pratikte uygulanmayacağı haberi oralara önceden gitmiş. O zaman sormak gerekiyor: Devrimci kadroların hayatı bu kadar ucuz mu? Onların ölümüne dayalı kararları alırken, siz nasıl bu kadar “ciddiyetsiz ve sorumsuz” davranabildiniz? Arkadan “uygulanmayacak” haberlerini gönderdiğiniz anlaşılan kararları siz neden, hangi düşünce ve hesaplarla neden alıyordunuz? Ortağınız DHKP-C bu konuda şimdi size haklı olarak, “Siz bu kararı ‘blöf’ olsun diye mi aldınız? Bu nasıl bir siyaset, nasıl bir ittifak, nasıl bir dostluk anlayışı? Yarın sizinle ortak bir karara imza atanlar, ‘ya bunlar blöf yapıyorsa, kararın gereğini yerine getirmezlerse…’ diye mi düşünmeli?” (Ekmek ve Adalet, 72. Sayı, 10 Ağustos 2003) diye soruyor.

DHKP-C eski müttefikine bugün bunları soruyor ama, devrimci tutarlılık ve dürüstlük konusunda kendi sicilinin ‘temiz‘ olduğunu iddia edemez. Dar grupçu hesaplarla 8 gün içinde nasıl keskin bir zigzag çizip eyleme “tek başlarına da kalsalar başlama” kararı aldığı biliniyor. Bunun dışında;

İçerde ve dışarda hücre tipine karşı mücadelenin “F tipleri kapatılsın!” temel talebi ekseninde yükselmeye ve genişlemeye devam ettiği bir kesitte (ÖO’na başlamadan önce, 2000 Eylül sonu) -içerdiği başka gaflar bir yana- “12 kişinin bir araya gelebileceği koşulların yaratıldığı” bir uygulamanın kabul edileceğinin satır aralarına sokuşturulduğu bir “Program” taslağı kaleme almamışlar mıdır? Aile örgütlenmelerinin o kesitte düzenlediği bir kurultayda, bu yönde bir “çözüm” önerisi karar haline getirilip dünya aleme ilan edilmemiş midir?

19 Aralık öncesi arabulucu heyetler aracılığıyla yürüttükleri görüşmeler sırasında da bu temelde bir ‘çözüm’ üzerine pazarlık yürütmekle kalmayıp bu temelde bir ‘çözüme’ kendi adlarına “evet” dememişler midir?

Gerek aile heyetlerinin 19 Aralık sonrası yaptıkları temaslar sırasında, gerekse 2001 Mayıs sonlarında Avrupa Parlamentosu’ndan gelecek bir heyete onlar adına iletilen bir mektupta “iç ve dış tecrit ve izolasyonu ortadan kaldıracak adımların atıldığı bir çözümerazı olduklarını belirtirlerken, cezaevlerinde ve yayın organlarında “F tipleri kapatılıp gelinen cezaevlerine geri dönülmesi” talebini içermeyen hiçbir çözümü kabul etmeyecekleri keskinliğini sergilemeyi sürdürmemişler midir?

Dışarda ÖO’nun sürdürüldüğü Küçük Armutlu‘daki evlerden birinde, esasında ÖO’na son verildiğini bütün kamuoyu, polisin yaptığı bir operasyon sonucu televizyonlarda da yayınlanan görüntülerden sonra yapılan açıklamalardan öğrenmemiş midir?

Kısacası, siyasette dürüstlük ve açıklık, söz ile eylemin tutarlılığı, devrimci ciddiyet ve sorumluluk konularında ne TKP(ML)’nin yaptıkları bugün kendilerinin de itiraf ettikleri bu örnekle sınırlıdır, ne de DHKP-C’nin kendisi de bu konuda sütten çıkmış ak kaşıktır!

Güttükleri dar grupçu küçük hesaplar yüzünden kendi kendilerini de büyük açmazlara sürükleyen sol tasfiyecilerin körlüğü, 19 Aralık Katliamı’nın arkasından da sürdü. En önemli kozlarımızdan birini yitirip sonuçta “F tipleri”ne nakledildiğimiz halde, onlar hala ve aylarca, “F tiplerinde mimari değişikliği ve getirildiğimiz cezaevlerine geri götürülmemizi içermeyen hiçbir çözüm kabul edilemez” şeklinde bir yaklaşımda ısrar ediyorlardı. Bu arada asıl önemlisi, direnişin gerçek nedeni ve hedefleri konusunda kamuoyunun kafasında zaten büyümüş olan soru işaretlerini ve bundan kaynaklanan tereddütleri yoğunlaştıran dar grupçu keskinliklerin dozunu artırdılar. Özellikle de DHKP-C yaptı bunu.

Hücre tipi saldırısına karşı direnişin nedeni ve temel talepleri konusunda da baştan itibaren çeşitli zigzaglarla DHKP-C, devletin, “Bunların amacı tecrit ve izolasyona karşı çıkmak değil. Bunlar ideolojik amaçların peşinde koşuyorlar, örgütlerinin propagandasını yapmaya çalışıyorlar” demagojilerinin etkili olmasına çanak tutan bir tutum izledi. O dönemde yaptıkları açıklamalar ve yayın organları incelenecek olursa, DHKP-C’nin başlangıçta, “TMY’nin bütünüyle iptalini” merkeze koyan bir propaganda yürüttüğü görülür. Kısa bir süre içinde buna, “DGM’lerin kaldırılması” talebi de eklendi. 19 Aralık Katliamı’nı izleyen dönemde bu kez, “F tipleri kapatılsın, getirildiğimiz cezaevlerine geri götürülme” talebi merkezi bir talep olarak öne çıkarıldı. Kemal Derviş‘in IMF patentli “ekonomik reformları”nın gündeme geldiği Mart-Nisan 2001 aylarında, ÖO’nun hedefleri arasına bu kez “IMF ve IMF reçeteleri” de girdi. 2001 Haziran’ı başında Avrupa Parlamentosu’ndan gelen bir heyetle DHKP-C’nin Kandıra Cezaevi‘nde bulunan temsilcisi arasında yapılan bir görüşmede, bu kez de, “direnişin, ABD’nin yanı sıra AB emperyalizmine karşı da yürütülen bir savaş olduğu” temelinde propaganda konuşmaları yapıldı.

Hem 19 Aralık öncesinde hem 19 Aralık sonrasında pratikte bununla çelişen ‘çözüm’ arayışlarından da geri kalınmadığını bir tarafa bırakalım; ÖO Direnişi’ni adeta “her şey için” yapılan, gündemdeki bütün siyasal ve toplumsal sorunları çözmek amacıyla çekilen “İskender’in kılıcı” görünümüne sokan bu dar grupçu siyaset anlayışı, direnişin amacı ve sürdürülüşünün nedenleri konusundaki soru işaretlerini ve tereddütleri yoğunlaştırmakla kalmadı; 2001 Nisan’ında ortaya çıkan bir çözüm şansının kaçırılması başta olmak üzere, dünya çapında tanınmış yazarlar ve sanatçılar da içinde olmak üzere çok sayıda aydının, sanatçının, gazetecinin, büyük kitle örgütlerinin, uluslararası bazı kurum ve isimlerin ‘iç ve dış tecrit ve izolasyonun ortadan kaldırılması‘ temelinde bir çözümden yana devreye girip çaba harcamalarını engelleyen en büyük etkenlerden biri oldu. Bunların neredeyse hepsi, neredeyse tıpatıp aynı cümlelerle: “Bu direnişin gerçek nedeni ve amaçları konusunda kuşkuluyuz; belli bir örgütün propagandasına alet olmak istemiyoruz; ayrıca bizler devreye girdiğimiz zaman olmayacak siyasal taleplerin öne sürüldüğü bir ‘katılaşma’ sergilendiğini görüyoruz…” diyerek direnişle aralarına mesafe koydular.

Fakat DHKP-C bu direnişe belki de en büyük zararı, kendisi dışında kalan hemen herkese karşı saygısız ve seviyesiz bir saldırganlık sergileyerek verdi. Başlangıçta, hatta uzunca bir süre direnişi sahiplenen gazetecileri, aydınları, sanatçıları dahi direnişten soğutup uzaklaştırdı onların bu sekter tutumları.

Özellikle de 19 Aralık sonrası süreçte, kendi direnişçileri ve şehitlerinin aileleri ile diğer devrimci örgütlerin ÖO direnişçisi gazileri de dahil DHKP-C gibi düşünüp, DHKP-C’nin istediği gibi hareket etmeyen neredeyse herkese “hain”, “satılmış”, “korkak”, vb. vb. yaftaları yapıştırdı. Başlangıçta sahip olduğu destekleri büyütmek şurada dursun, sahip olduğu kadarını dahi büyük bir sorumsuzlukla kendi elleriyle dağıtıp eriten böyle bir eylem anlayışının dünya tarihinde başka bir örneğinin bulunamayacağını daha önce de vurgulamıştık. Buna ek olarak, kendisinin seçerek belirlediği eylemcilerinin içinden bile ‘kahramanlar‘dan daha çok -kendisinin nitelemesiyle- ‘hain‘ çıkaran başka bir ciddi örgüt örneği de yoktur herhalde!

Mantığını ve soğukkanlılığını bu denli kaybederek kendinden geçen bir anlayışın zararı sadece kendisine olsa, onu, önce “hain” ilan ettiklerine daha sonra kucak açarak sahiplenmesi gibi tutarsızlıklarıyla başbaşa bırakır geçersiniz. Fakat bunun, bu kadar ağır bedellerin ödendiği bir direnişi bu denli yalnızlaştırıp desteksiz bırakmasının üzerinden aynı rahatlıkla geçemezsiniz. Yaptığı bütün demagojilere, aileler başta olmak üzere destek güçlerine karşı da uyguladığı bütün saldırganlığa ve baskılara rağmen devletin bile başaramadığı ve asla da başaramayacağı bu denli büyük bir yalnızlaştırmayı asıl işte bu sorumsuz tutumlar başarmıştır!!!

DHKP-C’nin kendini bu kadar kaybetmesinde, kendini dünyanın merkezi olarak gören küçük burjuvazinin hastalıklı kafa yapısı ve siyaset anlayışının büyük payı vardır. Fakat o asıl olarak, “Dimyat’a pirince gitme…” hesapları yaparken hiç ummadığı ve hazır olmadığı sonuçlarla karşılaşmanın yarattığı şok ve öfke nedeniyle kendini bu denli kaybetmiştir.

***

19 Aralık Katliamı, sürecin dönüm noktasıdır. Aileler başta olmak üzere devrimci-demokrat kamuoyunda bu katliama ilişkin olarak hala sorulan en büyük soru, bu katliamın önünü alma olanağının o kesitte olup olmadığıdır.

Bize göre o olanak o günün koşullarında vardı. Fakat dar grupçu hesaplarla körlemesine bir gidiş içinde olan, bu arada arabulucu heyetler tarafından defalarca uyarıldıkları halde devletin bu çapta bir saldırıya girişebileceğine hiç ihtimal vermeyen sol tasfiyecilik, ortaya çıkan yeni imkanları da değerlendirecek akılcı bir manevra ile bu katliam girişimini en azından baştan büyük bir boşluğa düşürecek taktik önderlik yeteneğini gösteremedi.

Kamuoyunun artan baskısı ve devreye giren arabulucu heyetlerinin çabaları sonucu, dönemin Adalet Bakanı, 11 Aralık günü dünya alemin önünde, “Toplumsal mutabakat sağlanmadan, demokratik kuruluşların da kabul edip onaylayacakları düzenlemeleri yapana kadar F tipi cezaevlerini açmayacağız” diye bir demeç verdi. İşte hiç olmazsa bu demecin ardından, bu konuda barolar, TTB, İHD, TMMOB ve aile örgütlenmelerinin onayının esas alınacağı da vurgulanarak, verilen sözlerin tutulup tutulmayacağını görmek üzere ÖO eylemine ara verildiği/eylemin askıya alındığı kamuoyuna deklare edilebilirdi.

Böyle bir manevra yapılacak olunsaydı şayet, bu, en başta sözü edilen demokratik kuruluşları kurumsal olarak sorunun daha dolaysız ve daha kararlı muhatabı ve takipçisi konumuna getirirdi. Bu aynı zamanda, diğer demokratik güçler ve kamuoyunun duyarlılık ve sahiplenmesine de büyük katkı sağlardı. Verilen sözler tutulmayacak olursa anında eyleme yeniden başlama imkanı zaten elde olacağı gibi, bu kez daha geniş bir birlikteliği tekrar sağlama imkanı da doğardı. Üstelik bu durumda, eylemin seyri konusunda, sol tasfiyecilerin kendi ailelerinin dahi kafasındaki soru işaretleri ve kuşkular giderilmiş olurdu.

Böyle bir manevranın o kesitte düşünülebilecek belki tek handikabı, güçlere ara verdirip bir süre sonra tekrar başlatmak zorunda kalınmasının yaratacağı sorunlar olabilirdi. Fakat kazandıracaklarının yanında daha tali bir sorun olmasının dışında, bunu çeşitli biçimlerde gidermenin yolları bulunabilirdi.

Devlet buna rağmen operasyona kalkışacak olursa, en başta, “Hayata Dönüş” adını verdiği 19 Aralık saldırısının en büyük dayanağı ve gerekçesi ortadan kalkacaktı. “Kansız bir çözüm bulabilmek için elinden geleni yaptığı halde, eylemcilerin uzlaşmaz tutumları nedeniyle kendisine başka bir yol bırakılmadığı” demagojisini yapma zeminini asla bulamayacaktı. Ve nihayet, bütün dünyayı aldatarak böyle bir katliama yine de giriştiği için karşılaşacağı tepkiler herhalde kesinlikle daha fazla ve daha büyük olurdu. O durumda hiç kimse artık, “ÖO gibi bir eylem biçiminden başka yollar yok muydu, istense bulunamaz mıydı?” türünden sorgulamalar nedeniyle tereddütlü ve kayıtsız tutumlar sergileyemezdi.

Fakat sol tasfiyeciler, bu basit gerçekleri bile görebilecek durumda değildiler. Ölümlerin yaşanmasını istemeyen, özellikle de devletin bir operasyona girişmesinden korkan kamuoyunun soruna ‘barışçıl bir çözüm’ bulunması yönündeki baskılarının göreli artışıyla, arabulucu heyetlerinin devreye girmiş olması, onların başlarını döndürmüştü. Bu basıncın, aynı zamanda devrimcilerden de ‘uzlaşmacı bir tutum’ sergileme beklentisini içerdiğini, daha da önemlisi, “F tipleri sorununun görüşmeler yoluyla da çözümlenebileceği” yanılsamalarını güçlendirdiğini göremediler. Çünkü artık “F tipi” saldırısının özünü oluşturan ‘tecrit ve izolasyon politikası’nın bütünden sorgulanmasının yerini, “koğuş sistemi mi yoksa ‘oda’ sistemi mi?”, “bunlar hücre mi yoksa oda mı?”, “kaç kişi bir araya getirilecek olursa bu tecrit olmaktan çıkar?” vb. tartışmaları almıştı. Kısacası, katı bir tecrite dayalı “ıslah (tretman)” politikalarını yaşama geçirmenin peşinde olan devletin asıl bu amaç ve yöneliminin bütün unsurlarıyla sorgulanmasının yerini, sorunu dar bir “mekan ve sayı” sorununa indirgeyen yaklaşımlar almıştı. Bu da beraberinde, “9 ya da 12, 12 değil de 18 olup olmaması bu kadar önemli mi? Bu kadarcık bir fark için ölmeye değer mi?” sorularının eşliğinde, hem biçim olarak bir ÖO eylemine başvurulmasının zorunlu olup olmadığının, hem de o kesitte ÖO’nu sürdürmekte ısrarın daha fazla sorgulanmaya başlanmasını getirdi.

Lafa geldi mi ‘en keskin’ görünmeye özel bir önem veren sol tasfiyeciler, özellikle de DHKP-C, daha eyleme bile başlamadan önce, “F tipleri sorunu“nun bu şekilde darlaştırılmasına çanak tutan yaklaşımlar sergilemeye başladı. Eyleme başlama tarihinin bile muhtemelen ona endeksli olarak iki kere ertelendiği TAYAD Kurultayı’nda resmileştirilen temel programatik bir metnin satır aralarında, “12 kişinin bir araya gelebileceği koşulların yaratıldığı bir çözüm” önerisi dillendirildi (2000 Ekim başı) (*)

DHKP-C’nin bununla da yetinmeyip, 19 Aralık öncesi yapılan görüşmeler sırasında, “12 kişinin bir araya gelebileceği koşulların yaratıldığı” bir çözüme prensip olarak “evet” dediğini aylar sonra arabuluculardan öğrendik.

Burada bir parantez açarak şimdi kamuoyu -ve tarih- önünde soruyoruz:

Muhtemelen 10 Aralık 2000 gecesi, arabulucu heyetle yaptığınız görüşme sırasında, saatlerce süren pazarlıklar sonunda, “Adalet Bakanı’nın, ‘…12 kişinin bir araya gelebileceği koşulların yaratılacağına‘ dair kamuoyu önünde söz vermesi durumunda ÖO eylemini bitirmeyi” önce kabul ettiniz mi etmediniz mi? Bunun üzerine heyette yer alan bir milletvekilinin, telefonla konuştuğu Bakanı, sizin istediğiniz cümlelerle olmasa da bu içerikte bir demeç vermeye ikna ettiği haberini getirdiği sırada, “Eylemdeki iki örgüt olarak aramızda bir kez daha değerlendirme yaptık; ortağımız 18’den aşağı bir sayıyı kabul etmiyor” diyerek, yarım saat önce “evet” dediğiniz bir çözümden yarım saat sonra vazgeçtiniz mi geçmediniz mi?

Bu konudaki gerçekleri bütün ayrıntılarıyla ve dürüstçe kamuoyuna ve tarihe açıklamak zorundasınız!

Bunu da bir tarafa bırakalım, “12 kişinin bir araya gelme koşullarının yaratılacağı bir çözüm” önerisini, TAYAD Kurultayı ile birlikte siz zaten resmen ve alenen savunmaya başladınız. Üstelik o kesitte daha ÖO eylemine bile başlamamıştınız. Daha da önemlisi, hücre tipi saldırısına karşı içerde ve dışarda muhalefet, “F tipleri kapatılsın” temel talebi ve sloganı ekseninde gelişiyordu. Koşulların ve hareketin gelişme eğiliminin henüz lehimize olduğu öylesi bir kesitte bu temelde bir ‘çözümü’ ilk ortaya atan ve savunan bir yaklaşım sergilediğiniz halde, koşulların ve dengelerin aleyhimize döndüğü 19 Aralık sonrası süreçte bu temelde getirilen önerilere neden şiddetle karşı çıkıp önünü kesmeye çalıştınız?

O evreyi de izleyen sürecin arkasından, iş işten iyice geçtikten sonra, “üç kapı, üç kilit” önerisini siz de benimseyip savunmaya başladığınız halde, bundan aylar önce, Nisan-Mayıs 2001 aylarında, bizim, “üç kapı, üç kilit” formülünden çok daha kapsamlı taleplerin kabulü temelindeki çözüm arayışlarımızı ve bu temelde ortaya çıkan çözüm fırsatlarını neden sabote ettiniz?

Direnişin amacı ve hedefleri gibi en fazla tutarlılık gerektiren stratejik bir konuda, bu kadar büyük bir yalpalama ve birbiriyle bu kadar çelişen tutumlar sergilemenin direnişe nasıl büyük zararlar verdiğinin farkında olup olmadığınızı ise sizlere artık sormuyoruz.

2000 Aralık başında yaptığımız “ÖO’na ara verin” önerisi
Körlemesine bir gidiş içinde olan sol tasfiyecilerin, sadece “F tiplerine” karşı genel mücadeleye değil, kendi eylemlerine de zarar vermeye başlayan istikrarsız tutumlarının doğurduğu tehlikeler artmaya başlayınca, ahmakça saldırılarla karşılaşma riskini göze alarak onları bir kez daha uyarma gereğini duyduk. Bu uyarılarımızı 4 ARALIK 2000 tarihinde bir mektupla yazılı olarak kendilerine ilettik. Aşağıda bütününü aktaracağımız bu uzun mektubu, bilgilerinin olması için diğer tüm devrimci parti ve örgütlere de verdik:

2 Aralık 2000 tarihinde ilettiğiniz bir mektupla bizleri, sürmekte olan ÖO eyleminize katılmaya çağırıyorsunuz. Böyle bir çağrı ve ‘birliktelik’ arayışının gerektirdiği asgari samimiyet ve tutarlılıkla olduğu kadar aramızdaki görüş ve tutum farklılıklarının nedenleri ve bugünkü duruşumuza ilişkin gerçeklere saygı ile de bağdaşmayan üslup ve yaklaşımlarınızı, ÖO eylemine ve ÖO eylemcisi devrimcilere duyduğumuz saygıdan dolayı bugün için -ve eylem boyunca- görmezlikten gelerek, gelişmelerin son birkaç gündür aldığı yön ve olası bir ‘çözüm’ formülü üzerine duyduğumuz kaygıları bu vesile ile bir kez daha iletmek istiyoruz.

Faşizmin hücre tipi saldırısına karşı mücadelenin cezaevleri cephesinde sizlerle aramızda ortaya çıkan taktik tutum farklılığı, başlangıçta aslolarak ÖO eyleminin zamanlaması ile ittifaklar siyaseti ve birlik sorununa yaklaşımlarımızdaki farklılıktan kaynaklandı. Tabii ki bunun arka planında, sürecin gelişim yönünün değerlendirilmesindeki farklılıklarımızın yanında buna temel teşkil eden politik öngörüler ve politika yapma tarzındaki farklılıklarımız vd. bulunuyordu.

O kesitte sizler;

a) Kamuoyunda hücre karşıtı tepki ve trendin düşme eğilimi içine girdiğini ve bunun ancak içerden başlatılacak bir SAG-ÖO eylemi ile tekrar yükseltilebileceğini;

b) Büyük bir olasılıkla 29 Ekim’de çıkabilecek bir affın içerdeki mevcut örgütlülüğümüzü ve direnişi zayıflatacağını, dolayısıyla bundan önce harekete geçmemiz gerektiğini;

c) Adalet Bakanlığı’nın TMY’nin 16. Maddesi’ni değiştirmesinin yanı sıra bazı yasa değişikliklerini de yaptıktan sonra hücre tiplerine kolayca geçebileceğini belirterek, Kasım, en geç Aralık ayında Meclis’e geleceğine inandığınız bu değişiklikler gündeme geldiği sırada yaptırım gücüne 40’lı günlerinde ulaşacak bir ÖO eylemi içinde bulunmanın süreci lehimize etkilemek bakımından elimizdeki ‘tek koz’ olduğunu iddia ediyordunuz.

Bizse,

a) Dışarıdaki kamuoyu desteğinin düşmek ve zayıflamak bir yana, arada bazı göreli duraksamalar olsa bile, büyüme ve yükselme potansiyellerini taşımaya devam ettiğini ve gelişeceğini, hatta bunun yanı sıra işçi ve emekçi kitlelerin kendi sınıfsal ve kesimsel talepleri temelinde yeni eylem ve direnişlerinin de devreye girebileceğini, öte yandan kitle desteğini büyütmenin tek araç ve yönteminin içerde harekete geçmek, hele hele o gün için bir ÖO başlatmak olmadığını, içerde de açlık grevleri ve fiili direnişler içinde olmak üzere dışardaki hareketi büyütüp geliştirebilecek başka bir dizi araç ve yöntemin bulunduğunu,

b) 29 Ekim’de bir af çıkacağı öngörüsü başta olmak üzere, hemen harekete geçme düşüncesini dayandırdığınız öngörülerinizi sadece isabetsiz bulmakla kalmayıp, gözden kaçırdığınız başka gelişmelere bağlı olarak erken başlayacak bir SAG-ÖO’nun boşa düşme olasılığının yüksek olduğunu,

c) F-tipi politikasında kolaylıkla gerilemeyecek olan devletin, özellikle de erken, zamansız, içerde ve dışardaki güçlerini bugün olabilecek maksimum seviyeye çıkarmadan belirli güçlerle başlatılacak bir eylemi iyice yıpratıp çıkmaza sokabilmek için, öncelikle zaman kazanıcı birtakım manevralara girişeceğini, bunlar içinde en güçlü olasılıklardan birinin de kendi cephesinde yapmak istediği yasal ve fiziki hazırlıkların henüz bitmemiş olması gerekçesi ile ‘F tiplerine geçişin ayları bulabileceğini’ açıklayarak zaman kazanmak olacağını, devlet böyle bir manevraya başvuracak olursa henüz kimsenin F tiplerine götürülmediği bir durumda eylemin de bir sıkışma yaşayacağını, bu durumda destek güçleri ve kamuoyunda da eylemin bitirilmesi yönünde bir beklenti ve basıncın oluşacağı olasılığına dikkatlerinizi çekmiştik.

Ayrıca bunlara ek olarak;

d) Dışardaki hareketin büyütülmesi olanaklarını daha da güçlendirecek bir etken olarak içerdeki devrimci güçlerin -çekirdeğinde Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu bileşenleri olmak üzere- en geniş birlikteliğin sağlanıp korunmasının pratik, politik ve moral önemine ısrarla vurgu yaparak, temel güçler açısından bunun zaten büyük ölçüde yakalanmış olduğunu, diğerlerini de bunun etrafında birleştirme imkanlarının bulunduğunu belirtmiştik.

Bizim tüm bu görüş ve uyarılarımıza karşın kendi başınıza başlama kararında ısrarınız üzerine, devrimci sorumluluğumuz ve sürecin ancak devrimci güçlerin birlikte hareketiyle yarılabileceğine ilişkin inancımızdan ötürü son bir birliktelik önerisi olarak sizlere; ‘Harekete geçmekte acele etmeyip, F Tipleri ile ilgili yasa değişiklikleri meclise sevk edildiğinde birlikte SAG-ÖO’na başlayabileceğimiz’ önerisinde bulunduk. Ama sizler bunu da reddettiniz. Sadece bizi değil, bizim gibi bu süreçte saldırının cezaevleri cephesinde ancak merkezinde bir SAG ve ÖO eyleminin bulunduğu eylem biçimleriyle geri püskürtülebileceği görüşünde olan diğer devrimci dost güçlerin uyarı ve eğilimlerini de dikkate almadınız.

Şu an amacımız bunların uzun boylu tartışmasına girmek değil. Çünkü bugün böyle bir tartışmanın sırası ve zamanı değil. Bunun da zamanı elbette gelecek. Ancak bugün bu hatırlatmaları yapma ihtiyacı duymamızın nedeni, gelinen noktada, önceleri sürecin değerlendirilmesi ve zamanlama sorununa ilişkin ve bunlarla sınırlı görünen farklılıklarımıza yeni bir boyut daha eklenmesidir.

Hücre tipi mücadelesinin bugüne kadar herkesin üzerinde hemfikir göründüğü -en azından bununla çelişen aykırı bir görüşü açıkça dillendirme cesaretini gösteremediği- temel talebi (‘F tipleri kapatılsın…’) konusunda da sizlerle aramızda bir farklılık başgöstermiştir. ‘İnşa edilmekte olan F tipi binalarında kısmi tadilat yapılarak 12 kişinin -o da gündüzleri- birlikte yaşamasına imkan verecek bir hale getirilmesini’ yeterli gören bir ‘çözüm’ önerisi ortalıkta dolaşmaktadır. Bir süreden beri TAYAD’lı aileler tarafından dillendirilmekte olduğunu duyduğumuz bu öneri, son günlerde çok daha aleni ve yaygın bir biçimde, üstelik sürmekte olan ÖO eylemini de bağlayıcı bir tarzda savunulur olmuştur. ÖO eylemi içinde bulunan örgütler adına buna herhangi bir müdahalede bulunulmaması, yaratılan bu fiili durumun aynı zamanda iradi ve ortak bir tutum olduğunu düşündürmektedir. Bizi şu an, işin bu yönü değil, bu sözde ‘çözüm’ önerisinin, hücre tipine karşı mücadelenin geneli ve geleceği açısından taşıdığı anlam ve doğuracağı tehlikeli sonuçlar ilgilendirmektedir.

Kaldı ki bu, ÖO eyleminizin yaptırım gücü açısından da onu zayıflatıcı bir rol oynayacaktır. Faşizmin hücre tipi saldırısının stratejik anlam ve amacı konusunda lafta ne denirse densin, sonuç olarak meseleyi dar bir ‘cezaevleri sorununa’, onu da kendi içinde bir ‘mekan sorununa’ indirgeyen bir bakış açısının ifadesi olan bu tür öneriler, liberal demokratlar veya sağ tasfiyeci bir yaklaşımın sahipleri tarafından daha önceleri de dillendirilmişti. Ve o zaman, bizler gibi sizlerin de sert eleştirileriyle karşılanmıştı. O günden bugüne ne değişti? Bazı kafalar ve politikalardaki değişimin dışında, nesnel etken ve dengelerdeki değişim, böyle bir tavizi devrimci açıdan ‘haklı’ ve ‘anlaşılabilir’ kılacak bir elverişsizlik yönünde değil, tam tersi bir yöndedir.

Geçen süreç içinde yaşananlar, sadece devrimci tutsaklar ve yakın aile güçleri ile sınırlı kalmayan çok daha geniş güçleri, ‘F tiplerinin mutlaka kapatılması’ yönünde eğitip aydınlatıcı olmuştur. Öyle ki, ağırlıklı olarak ‘F tipleri kapatılsın’ sloganı ve kavrayışı temeli üzerine yükselen demokratik kamuoyu baskısının artışı ve yoğunlaşması karşısında, Melda Türker gibileri dahi, ‘Bu binaların ıslah edilmesinin mümkün olmadığı’ şeklinde daha ileri ‘çözüm’ önerileri ile ortaya çıkmakla kalmamış, bizzat Adalet Bakanı’nın ‘yasal bazı düzenlemeler dışında, binalarda da bazı tadilatların düşünülebileceği’ görüşüne geldiği basına yansımıştır.

Bu, ÖO öylemi başlamadan önce gelinen noktadır. Şimdi hem ‘F tipleri kapatılsın’ temel talebini ileri sürerek bir ÖO eylemine girişip hem de onun etkisini ve yaptırım gücünü henüz yeni yeni hissettirmeye başladığı bir aşamada bunlarla çok çabuk buluşabilecek bir önerinin dillendirilmeye başlanması, hücre tipine karşı mücadelenin bütününe zarar verici, sadece bu önerinin sahiplerini ve ona ortak olanları değil, herkesi bağlayıcı sonuçlar doğuracak, ayrıca sürmekte olan ÖO’nu da zaafa uğratacak kabul edilemez bir tutumdur.

Bu noktada, ‘biz sadece kendi adımıza’ ya da ‘eylemimiz adına’ konuşuyoruz demek, işaret ettiğimiz sakıncaları ortadan kaldırmaz. Çünkü bu yönde atılacak olası bir adım, işin doğası gereği, sadece sahiplerini değil bütünü bağlayıcı sonuçlar doğuracaktır. Aslında böyle bir ‘çözüm’e razı olunabileceğinin dillendirilmeye başlanması ile birlikte bu zarar da verilmeye başlanmıştır.

Bütüne verilen bu zarar, sadece içerde değil, asıl dışarda kendini gösterecektir. Genel kamuoyunda ‘F Tipleri sorununun çözüldüğü’ yanılsaması ve rehavetini yaratacaktır. Kimsenin kendi başına yarattığını iddia edemeyeceği gibi, kimsenin de kendi keyfine göre harcayıp tüketme rahatlığına sahip olamayacağı hücre tipine karşı demokratik kamuoyundaki tepki birikiminin -en azından bu temelde bir ‘uzlaşmanın’ çıkmazlarının görülmesine kadar- zayıflayıp gevşemesine neden olacaktır. Ve bu birikimi de arkasına alarak başlamış olan ÖO eylemi, eğer böyle bir ‘çözüm’le noktalanacak olursa, o zaman, koşullar ve dengelerdeki elverişsizlikten ya da ÖO eylemcisi devrimcilerin kararlılığındaki bir zayıflık vb.’den dolayı değil, tamamen eyleme yön veren politik perspektifteki kırılma ve zaafiyetten dolayı politik-tarihsel anlam ve sonuçları bakımından iddiasının tam tersi bir rol oynamış olacaktır.

Tabii o zaman bu eyleme neden başlandığı, niye acele edildiği, daha geniş birliktelikler mevcutken ve bunları genişletmek mümkünken güçlerin neden bölündüğü, eylemin zamanlamasına, boşluğa düşmesi olasılığına ve bunun olası biçimlerine -ki bugün yaşanan bunlardan en çok vurgulananlardan biridir- dair uyarıların neden dikkate alınmadığı soruları bir kez daha gündeme gelmekle kalmayacak; bunları bir de yaşanan gelişmeler ve ortaya çıkan sonuçlar ışığında değerlendirme imkanı doğacaktır.

Cezaevleri mücadelesinde başvurulabilecek en son ve en üst eylem biçimi olarak ölüm orucu eylemlerinin kendine özgü bazı özellikleri vardır. Bunlardan en başta gelen ve bu eylem biçimini başka biçimlerden ayırmakla kalmayıp ona yaptırım gücünü kazandıran özellik, önüne koyduğu hedefleri ölümlerle zorlamasıdır. Bu özelliği ile ÖO eylemi, olur olmaz talepler için başvurulacak bir biçim olmamakla kalmaz, ölümlere değen ve onları göze almayı gerektiren talepler temelinde başlatıldığında da dengeleri bu temelde sonuna kadar zorlayan bir çizgide ilerlerse ancak işlevli ve sonuç alıcı olur.

1990’lı yıllarda cezaevleri mücadelesinde de genel gerileyiş ve sağa kayış sürecinde PKK, bu eylem biçimini zaafa uğratmış, olur olmaz her uzun süreli açlık grevini ‘ÖO’ olarak niteleyip, bunları da taleplerinden büyük tavizler vererek en kritik aşamada noktalamıştır.

Zaten bu eylem biçiminin bir özelliği de bu son, kritik aşamaya girildiğinde çıkar karşımıza: Ölüme yaklaşıldıkça gerek iç, ama özellikle de dış güçlerde, ‘ölümler olmaması’ yönünde bir arayışı öne çıkarır, baskın hale getirir. Öyle ki bu arayış, eylemin nedenini ve taleplerini dahi gölgede bırakan, kendisi başlı başına bir ‘amaç’ haline gelen bir baskı ve basınç yaratır. En başta da aileler ve ara destek güçlerinden gelmeye başlayan bu baskı, ölüme yaklaşılan günler ilerledikçe daha çok eylemci güçler üzerinde yoğunlaşır. Nesnel olarak eylemi geriye çekici yönde işleyen bu basıncın önü salt ölme kararlılığının varlığı ve bunun vurgulanması ile alınamaz. Onlar zaten bunu bildikleri için bu baskı doğar ve eylemci güçler üzerinde yoğunlaşır.

Onun için eylemin taleplerinde ısrar ve kararlılık, işte bu noktada çok daha özel bir anlam ve önem kazanır. Eğer biz bunlardan taviz verip bu temelde bir uzlaşmaya açık olduğumuz görüntüsü ya da izlenimini baştan verirsek, eylemin yaptırım gücü sadece düşman nezdinde zayıflamakla kalmaz; destek güçlerimiz de bu çatlağa hücum eder, faaliyetlerini daha çok bu temelde bir uzlaşmanın sağlanması üzerinde yoğunlaştırırlar. Yani eylemin yaptırım gücü bu yönüyle de sınırlandırılmış olur.

Sözünü ettiğimiz önerinin dillendirilmeye başlanması ile birlikte bugün ortaya çıkan durum budur. Ve dikkat edilirse, bu temelde bazı önerileri zaten önceleri de dile getiren -ama o zamanlar, hatta dün denilebilecek kadar yakın bir süre öncesine kadar sizlerin de yayın organlarında bu yüzden eleştirilen- liberal aydınlar ve hukukçular bugün öne çıkıp devreye girmişlerdir.

Üzerinde uzlaşılması ‘kolay’ olan çözümler, daha çok sayıda gücü daha fazla harekete geçirici bir rol oynadığı yanılsamasını yaratabilir ama politik öz ve anlam bakımından bu, tıpkı iktisattaki ‘kötü para iyi parayı kovar’ kuralının politikadaki yansımasından başka bir şey değildir. Ve bu ‘geri’ çözümlerin bizzat eylemciler tarafından veya onları da bağlayacak şekilde gündeme getirilmesi, ÖO gibi bir eylemi anlamsızlaştırıp bu eylem biçimini zaafa uğratmakla kalmaz, devrimci çözüm ve taleplerde ısrarlı (‘F tipleri kapatılsın’) güçlerin hem bugün hem de gelecek açısından işlerini biraz daha zorlaştırmış olur.

Faşizmin hücre tipi saldırısına karşı mücadelenin, konunun her iki taraf açısından da stratejik anlam ve önemi nedeniyle, tek bir hamle veya kapışmadan ibaret olmayacağı, inişli çıkışlı uzun süreli bir karakter taşıyacağı öngörüsü, bir zamanlar sizlerin de kabul ettiği bir tespitti. Bugün gelinen nokta ve yaşanan gerçeklik, bunu doğrulamakla kalmayıp, güçlerin buna göre hazırlanıp mevzilendirilmesinin önemini bir kez daha somut olarak göstermiştir. Sizler, sözünü ettiğimiz temelde bir ‘çözüm’ü kabul edecek olsanız dahi, kendi adımıza biz bu uzlaşmayı kabul etmeyeceğiz. Faşizmin tecrit ve izolasyona dayalı saldırısına karşı mücadeleyi, ‘F tipleri kapatılsın, F tipi projesinden vazgeçilsin’ temel talebi ekseninde sürdürmeye devam edeceğiz.

Ama sizlere dostça önerimiz, böyle bir tavizi sizlerin de vermemesi, cezaevlerindeki bütün devrimcileri ve devrimci hareketin geleceğini ilgilendiren böyle bir konuda kendi başınıza hareket ederek, sonuçları herkesi bağlayacak adımlar atmamanızdır.

Böyle bir geri adımı atmaktansa, yeni revize edilmiş F tiplerinin şimdiden bir biçimde kabul edildiği şeklinde bir sonuç ve görüntü yaratmaktansa, ÖO eylemini uygun bir biçimde geçici bir süreliğine durdurma-erteleme formülünü düşünmeniz daha doğru olacaktır.

Hem böylelikle, önümüzdeki süreçte, daha önceden de büyük ölçüde birleştiğimiz temel talepler çerçevesinde hep birlikte girişilecek bir SAG-ÖO eylemi de dahil daha geniş birliktelikler yakalama şansımız doğacaktır.

TİKB olarak kendi adımıza biz, yaşanan gelişmeleri de dikkate alarak, tabii ‘F Tiplerinin kapatılması’ merkezli öneriler temelinde, sizlerden gelebilecek ÖO da dahil her biçimi içerecek farklı işbirliği ve ittifak önerilerine bugün de açık olduğumuzu bir kez daha hatırlatırız.

Devrimci selamlarımızla…

04.12.2000”

ÖO’nun seyri ve direnişin geleceğine ilişkin duyduğumuz kaygıların sonucu, devrimci sorumluluk anlayışımızın gereği olarak yaptığımız bu öneri de, ‘eli kulağında bir zafer’ beklentisiyle iyice kendilerinden geçmiş olan sol tasfiyecilerin kavrayışsızlık duvarına çarptı. TKP(ML), “ÖO Direnişi’ne bir saldırı” olarak değerlendiklerini belirttiği bu mektubu, “alınmamış” olarak kabul ettiklerini duyurdu. Bunun dışında sağda solda, “ÖO Direnişimiz zafere bu kadar yaklaşmışken, ‘12’ye 5 kala’ TİKB bizden eylemi bırakmamızı istiyor” dedikodusunu çıkardılar.

Bu ‘12’ye 5 kala’nın hangi 12 olduğunu, çok değil 15 gün sonra, 19 Aralık günü hep beraber görüp yaşadık.

(*) DHKP-C, böyle bir “çözüm” önerisini araya sokuşturmakla kalmayıp daha bir dizi çocukça politik gaf içeren bu metni, henüz işin başında bütün devrimci örgütlerin imzaladıkları “ortak program” metni haline getirmeyi denedi. TİKB olarak, en başta bu “çözüm” önerisi nedeniyle bu metne karşı çıktık. Bizim bu muhalefetimiz, DHKP-C ile gözü kapalı bir biçimde onun kuyruğuna takılmış olduğu için bu metne de onay vermiş olan TKP(ML) tarafından, aylar önce bizim gündeme getirip taslağını da kaleme aldığımız ve sadece DHKP-C’nin vermeyi geciktirdiği yanıtı beklenen başka bir metni kabul ettirme çabası olarak algılandı; bu temelde bir dizi dedikodu ve spekülasyon ürettiler.

***

Kitlesel AG’den kitlesel ÖO’ya
Aralarında TİKB’nin de bulunduğu 9 devrimci örgüt, 10 Aralık 2001 sabahından itibaren bütün cezaevlerinde açlık grevine başladılar. Hem “F tiplerine” bütün devrimcilerin karşı olduklarının altını bir kez daha çizmek için, hem de sürmekte olan ÖO’na destek olması amacıyla başlatılan bu eylem, katılan örgütlerin çeşitli konulardaki farklılıklarını ortak bir payda altında giderebilmek amacıyla, “gelişmelere bağlı olarak ucu açık olmak üzere” ilk etapta 10 günlük olarak başladı. Bu arada 19 Aralık Operasyonu oldu.

TİKB olarak kendi adimiza biz, “hücre tipi saldırısı başladığı anda kitlesel olarak ÖO’na hemen başlanacağı” kararını 2000 yazının başlarında almış ve bunu bütün cezaevlerindeki yoldaşlarımıza da iletmiştik. Nitekim 19 Aralık sonrası, henüz hiçbir haberleşme olanağı dahi yokken, birçok cezaevinde yoldaşlarımız, “ÖO’na başladıklarına” dair dilekçelerini idarelere çoktan vermişlerdi. 10 Aralık sabahı başladığımız açlık grevini 6 Ocak 2001 tarihinde ‘kitlesel ÖO’na’ çevirdik ve bunu kamuoyuna da resmen duyurduk. Aynı günlerde TKP/ML, MLKP, MLSPB ÖO’na, diğer devrimci örgütler de Süresiz Açlık Grevi’ne başladılar.

O dönem, değişik cezaevlerinde toplam 105 civarında yoldaşımız vardı. Bunlardan 70’i açlık grevini kesintisiz olarak 100 gün sürdürdüler. Daha sonra çıkarılması gerekebilecek ÖO ekipleri için düşündüğümüz 12 yoldaşımıza 60’lı günlerde (bunların ikisi, ÖO şehitlerimiz Lale ÇOLAK ve Ali ÇAMYAR’dı); 5 yoldaşımıza da 80’li günlerdeörgüt kararıyla” ara verdirdik. Bu arada 19 Aralık sonrası tutuklanan her yoldaşımız, cezaevlerine girer girmez açlık grevi/ÖO’na başladılar.

İçlerinde bir MK ve bir de MK Aday Üyesi’nin bulunduğu 16 yoldaşımız, 1. ÖO ekibimizi oluşturdular. 2001 Mayıs’ında çıkardığımız 2. ÖO ekibinde ise, içlerinde başka bir MK Aday Üyesi’nin de bulunduğu 16 yoldaşımız yer aldı. 2001 Temmuz sonunda çıkardığımız 3. ekibimiz ise 5 yoldaştan oluştu.

Bu yoldaşlarımızdan; örgütümüzün aday üyelerinden Tuncay GÜNEL, örgüt üyelerimiz Lale ÇOLAK ve Ali ÇAMYAR ile sempatizan konumundaki Okan KÜLEKÇİ yoldaşlarımız şehit düştüler. Örgütümüz bugün bu yoldaşlarımızın hepsini örgütümüzün “Onur Üyeleri” olarak kabul ve ilan eder.

Şehit düşen yoldaşlarımızın dışında kalan ÖO direnişçilerimizin ikisi dışında bütün yoldaşlarımız, zorla tedavi girişimlerini reddedebilecek durumda oldukları sürece örgütümüzün çizgisine, geleneklerine ve kararlarına uygun militan direnişçi bir duruş sergilemişlerdir. Bu kararlı ve direngen tutumlarından dolayı örgütümüz bütün ÖO gazilerimizi saygıyla selamlamakta ve onlarla gurur duymaktadır.

ÖO ekiplerinde yer alan yoldaşlarımızın dışında kalan bütün kadrolarımız ve militanlarımız, sekiz-on kadarı dışında toplam 200’lü günlere yaklaşan -bazılarında bunu da aşan- destek açlık grevleri yapmışlardır. Örgütümüz, onların bu gurur verici duruşlarını da saygıyla selamlamaktadır.

7’li platform“un oluşumu, sol tasfiyecilerin tırmanan sektarizmi
19 Aralık Katliamı’nın ardından “F tipleri” artık fiilen açılmıştı. Aileler dahil destek güçleri tam bir şok içindeydiler. 19 Aralık gibi bir katliama dahi ciddi ve etkili bir tepki ortaya konulamamıştı. Buna karşın devlet, en fazla zorlanacağını düşündüğü eşiği aşmıştı. Bu çapta bir saldırı ve bu boyutta bir tepkisizlik beklenmediği için, cezaevlerindeki genel ruh hali de esasında pek içaçıcı değildi. Eylemi bırakmalar başlamış ; bütün örgütlerin karşı çıkmalarına ve engelleme çabalarına rağmen, bireysel kararlarla kendini yakma eylemleri başgöstermişti…

Ortaya çıkan durumu soğukkanlı ve gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirip, buna uygun yeni bir taktik politika belirlemek gerekiyordu. Bu amaçla, değişik devrimci örgütlerle yürüttüğümüz karşılıklı görüş alışverişleri sonunda, daha sonraları kamuoyunda “7’li Platform” olarak tanınan oluşumun temel taktik yaklaşımını koyan ortak bir metin ortaya çıktı (Başlangıçta TİKB, TKP/ML, MLKP, MLSPB ve TDP tarafından imzalanan bu metindeki temel yaklaşımı daha sonra Direniş Hareketi, DY, DY (Devrimci Hareket) ve HDÖ de benimsediler. PKK/Devrimci Çizgi Savaşçıları başta olmak üzere başka yapı ve çevreler de bu yaklaşımı öz olarak destekliyorlardı).

Bu metin, 4 Şubat 2001 günü yazılı bir mektup ve çağrı olarak sol tasfiyecilere de iletildi.

Devrimci parti ve örgütlere:

Arkadaşlar,

Bizler TİKB, TKP/ML, MLKP, MLSPB ve TDP tutsakları olarak, 19 Aralık katliam operasyonu sonrası ortaya çıkan durum, bugün geldiğimiz nokta ve sürmekte olan genel direnişimizin hedefleri konusundaki görüşlerimizi, ANAHATLARIYLA diğer devrimci parti ve örgütlerle paylaşmak istiyoruz.

Devrimci güçler arasında ‘açık politika’ ilkesinden hareketle attığımız bu adım, aramızdaki diyaloğu güçlendirmek, görüş alışverişine katkıda bulunmak, ama hepsinden önemlisi, aramızdaki kimi tutum ve yaklaşım farklılıklarına rağmen aynı mekan ve koşullarda ortak bir direniş içinde bulunan devrimci güçler arasındaki birlikteliği daha da geliştirip pekiştirmek amacını taşıyor.

1- 19 Aralık katliam operasyonunun ardından ‘F TİPLERİ’nin fiilen açılması, içerdiği yiğitçe direniş ve devrimci mesajların yanında, koşullar ve dengelerde, 19 Aralık öncesine kıyasla gözardı edemeyeceğimiz değişiklikler yaratmıştır.

Devletin bizleri katliamlar pahasına da olsa teslim alamayacağını bir kez daha kanıtlanması dışında, bunlardan özellikle şu ikisinin halen sürmekte olan direnişimizin bundan sonraki seyri ve olası sonuçları bakımından belirleyici bir rol oynayacağını düşünüyoruz.

A) Devlet, kendisi açısından stratejik bir önem taşıyan devrimci siyasi tutsakların hücre tipi cezaevlerine nakli sorununu, sonuçta fiilen ‘başarmıştır’. Bu, onun için, tecrit ve izolasyona dayalı yeni cezaevleri politikasını yaşama geçirme noktasında kendisini en fazla düşündüren, işin en zorlu tarafının gerçekleşmesi anlamına gelmektedir.

B) Kamuoyundaki destek güçlerimizin, hem sorunu kavrayış ve kararlılık bakımından, buna bağlı olarak hem de eylemli bir baskı gücü oluşturabilme bakımından zayıflığı ve yetersizliği, bu süreçte kendini pratikte de acı bir biçimde göstermiştir. 19 Aralık’ta sergilenen devlet terörü ve vahşet (aynı zamanda ikiyüzyülük) bütün çarpıcılığı ile ortada olduğu halde, gösterilen tepkilerin cılızlığı ve sınırlılığı ortadadır. Bunun nedenleri ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, ortalığın ayağa kalkmasını gerektiren bir gelişme yaşandığı halde gelişme tam tersi yönde olmuş, sınırlı sayıdaki aile ve yakın destek güçlerimiz dışında kalan kesimler sessizlik ve eylemsizliğe gömülmüşlerdir. Bu geri çekilme, durgunluk ve kayıtsızlaşmayı, yakın dönemde tekrar canlandırıp içerdeki direnişle birleşerek devleti, ‘F Tiplerini kapatma’ noktasında geri adım atmak zorunda bırakacak bir düzeye çıkarabilmek pek mümkün görünmemektedir.

Sonuç olarak bugün direnişimiz, içerde olduğu gibi özellikle dışarda, devrimci hareketin kendi özgüçlerine doğru, daha çok bunlarla sınırlı bir ‘daralma’ yaşamaktadır.

2- Kendi açısından en önemli adımı atmış olmanın ‘rahatlığı’ içindeki devlet, cezaevlerindeki direniş 19 Aralık öncesine kıyasla daha da büyümüş ve boyutlanmış olduğu halde, direnişi ‘suskunluk fesadıyla’ boğarak iyice desteksiz bırakmaya, içerdeki siyasi tutsak kitlelerini de umutsuzluk ve karamsarlığa sürükleyerek ‘içten çözmeye’ oynamaktadır. Bunun elbette onu yıpratıcı sonuçlar doğurduğu gerçeğini de gözden kaçırmamamız gerekir.

3- Bu direniş MUTLAKA taleplerimiz doğrultusunda SOMUT KAZANIMLARLA BİTMEK ZORUNDADIR. Bu zorunluluk sadece bugün açısından değil cezaevlerinin geleceği açısından da, sadece pratik- moral bakımdan değil daha ağır yeni yaptırım ve dayatmaların önünü baştan kesebilmek bakımından da hayati öneme sahiptir.

Tecrit ve izolasyona dayalı hücre tipi cezaevleri saldırısının, öncekilerden farklı olarak, tek bir hamle ve kapışmadan ibaret olmayan uzun süreli bir çatışma ve direniş süreci olacağı gerçeği, hemen hemen herkesin üzerinde birleştiği temel bir tespitti. Dolayısıyla bugün ve bundan sonra atacağımız her adımda, bu gerçeği ve geleceği de gözeterek hareket etmeliyiz. Fakat öte yandan bu gerçek, şu an içinde bulunduğumuz aşamanın ve bu aşamada elde edeceğimiz sonucun gelecek açısından da taşıdığı önemi hiçbirimize unutturmamalı.

4- Bu öncüllerden hareketle, bugünkü direnişimizin, önceden deklare edilmiş ve büyük ölçüde çakışan talepsel çerçevesinde öne çıkaracağımız ve elde etmekte ısrarlı olacağımız AĞIRLIK NOKTALARININ yeniden belirlenmesinin gerekli ve doğru olacağı düşüncesindeyiz.

Bu anlamda, ‘F tiplerinin kapatılması’ ve ‘getirildiğimiz cezaevlerine tekrar geri götürülmemiz’ talebimizden tümüyle VAZGEÇMEMEKLE BİRLİKTE, iç ve dış tecritin kırılması, izolasyon amaçlı uygulamalara son verilmesi talebinin öne çıkarılıp esas alınması, mevcut koşullar ve güç dengelerini de dikkate alacak olursak, bizlere göre daha doğru ve yerinde olacaktır. Başka bir ifadeyle, ‘F Tiplerinin Kapatılması ve Geri Gönderilme’ talebimizin, görüşme ve pazarlık yollarının önünü tıkayıcı olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu talebimizi dile getirmekten ve belli bir noktaya kadar da ısrarlı olmaktan vazgeçmemeliyiz. Bunu mevcut koşullarda bugün elde edemeyecek olsak bile, bu bize, gelecek açısından elde tutmanın yanında, tecrit ve izolasyonun kırılması yönündeki diğer taleplerimizin elde edilmesi noktasında da daha güçlü bir pozisyon kazandıracaktır.

Genel hatlarıyla özetlediğimiz bu yaklaşımdan hareketle, bugünkü koşullarda ASGARİ ÇÖZÜM olarak, aşağıda belirteceğimiz taleplerin elde edilmesini esas alıp bunlara ağırlık veren bir taktik çizgi izlenmesini daha doğru görüyoruz.

I- 19 Aralık katliam operasyonları, barolar, ÇHD, İHD, TTB, aile örgütlenmeleri, Tüm Yargı-Sen vb. kurum temsilcilerinden oluşan bağımsız kurullar tarafından -hiçbir kısıtlama getirilmeksizin- soruşturulmalı, bu soruşturma raporları kamuoyuna açıklanmalı ve tespit edilen bütün sorumlular cezalandırılmalı.

II- ‘F Tipleri’ndeki tecrit ve izolasyon uygulamalarına derhal son verilmeli. Bu bağlamda ;

a) Uluslararası standartlara göre 15 kişiden az mekanlar ‘tecrit’ sayılmaktadır. Dolayısıyla mevcut tecrit kaldırılmalı, 15-25 kişilik ortak yaşam mekanları yaratılmalı, buna uygun düzenlemeler yapılana kadar da ana koridorlara (malta) açılan kapı dışında kalan bütün iç kapılar açık tutulmalı.

b)
Spor alanları ve diğer ortak kullanım mekanları, ‘tretmana uyma’ vb. koşullara bağlı olmaksızın hemen kullanıma açılmalı.

c) Kitap, dergi ve yayın alımındaki kısıtlamalara son verilmeli. Hakkında toplatma kararı verilen yayınlardan 1’er tane bulundurulmasının yürürlükteki yasalarda bile ‘suç’ sayılmadığı da dikkate alınarak, bu tür engellemelere başvurulmamalı.

d)
Haberleşme özgürlüğümüze hiçbir kısıtlama getirilmemeli.

e) Görüşlerde ‘akrabalık’ koşulu aranmamalı, ziyaret gün ve saatleri çoğaltılmalı, en az 2 ayda bir (yılda toplam 6) açık görüş hakkı tanınmalı, ziyaretçilerimize yapılan onur kırıcı uygulamalara son verilmeli.

f) Avukat görüşlerinde uygulanan her türlü kısıtlama, engelleme, suçlu görme, vb. uygulamalar kaldırılmalı, savunma hakkının gizliliğine saygı gösterilmeli, avukatlarımızı aşağılayıcı uygulamalar son bulmalı.

g) Aynı davadan yargılanan tutsakların biraraya gelmelerine olanak tanınmalı.

h) Siyasi temsilcilik kurumu tanınmalı ve işletilmeli.

i)
Komün oluşturabilme, dayanışma, yardımlaşma hakkımız engellenmemeli.

j) Bizlerden tahsil edilmeye kalkışılan ‘paralı mahpusluk’ uygulamalarına son verilmeli, idarenin karşılayamayacağı ihtiyaçlarımızın ailelerimiz tarafından getirilmesi engellenmemeli.

III- Tutsakların temel insani ve demokratik hakları açıkça tanımlanmalı, cezaevlerine ve döneme göre değişen keyfi uygulamalar, arama ve nakillerdeki işkence, eziyet ve onur kırıcı dayatmalara son verilmeli, bunlar cezai yaptırımlara bağlanmalı.

IV- Cezaevleri, barolar, ÇHD, İHD, TTB, TUYAB, TAYAD ile Tüm Yargı-Sen, vb. kurum temsilcilerinden oluşacak ‘BAĞIMSIZ İZLEME KURULLARI’nın düzenli denetimine açılmalı, bunların hazırlayacağı raporlar doğrultusunda gerekli önlemler vakit geçirilmeksizin alınmalı.

V- TMY’nın 16. Madde’si başta olmak üzere, infaz ve ceza artırımı konusunda siyasi tutsaklar aleyhine hükümler içeren naddeler ortadan kaldırılmalı.

VI-
’96 SAG-ÖO Direnişi ile bugünkü ÖO Direnişi’nin vücutlarında kalıcı ve ağır tahribatlar yarattığı tutsaklar başta olmak üzere, cezaevlerinde tedavisi imkansız ağır hasta tutsakların cezaları ertelenmeli.

Tartışmaya ve yeni önerilerle zenginleştirmeye açık olduğumuz bu taleplerin, özellikle ilk ikisini ‘asgari bir çözüm’ün temel koşulları olarak görmekteyiz.

5- Aramızdaki görüş ve tutum farklılıklarına rağmen bugün direniş mevziindeki fiili-pratik birlikteliğin yanı sıra, bu devrimci birlikteliği koruyup daha da güçlendirmenin gelecek açısından da taşıdığı önemi dikkate alarak, olası görüşmeler ve çözüm arayışları sırasında düşmanın ve aracı güçlerin karşısına olabilecek en geniş güçlerin temsilini sağlayacak bir BİLEŞİMLE BİRLİKTE çıkılmasının bizleri daha güçlü kılacağı inancındayız. Bu noktada, bölünme ve ayrılık görüntüsü yaratacak veya bunu derinleştirici tutum ve yaklaşımlar, doğru olmayacağı gibi zarar verici olacaktır. Farklılıklarımızı devrimci kurallar çerçevesinde birbirimizle tartışarak gidermeye çalışıp düşman karşısında birlikteliği esas almak, sadece bugün değil, gelecek açısından da önem vermemiz gereken yol gösterici bir ilke olmalıdır.

4.2.2001
Devrimci Selamlar

* Direniş Hareketi (DH) de bu görüşlere öz olarak katıldığını bildirdi. » (abç)

Bugün hala hiç sıkılmadan “yalnız bırakıldık” iddiasında bulunabilenlerin sergiledikleri yaklaşımı da aşağıda aynen aktarıyoruz.

«Son yazınızı okuduk. Cevabımız :

1- Görüşmeleri biz iki örgüt olarak yürüteceğiz ve sizlerin görüşlerini dikkate almakla birlikte, esas alacağımız kendi programımız olacaktır. Sizlerin görüşlerini dikkate almaktan kastımız, görüşmenin sonuçlarının sizlerin taleplerini de karşılar tarzda yapılmasına özen göstereceğiz. Zaten talepleriniz içinde bizi zorlayacak tek bir şeyin olmaması bunu kolaylaştırıyor.

2- Görüşmelerde asıl hedefleyeceğimiz, buranın mimari yapısını değiştirmek olacaktır. Doğal olarak, mimari yapısının değiştirilmesi, buranın boşaltılmasını gerektirir. Yani görüşmelerde mimari yapının istediğimiz tarzda düzenlenmesi, hukuki dayanağının oluşturulması, mimari yapı yeniden düzenlendikten sonra ‘toplumsal mutabakat’ denen kişi ve kurumların denetimine açıp onayları alındıktan sonra sevklerin yapılması. Mimari değişiklik konusundaki hedefimiz bu olacaktır.

3- ‘…görünürdeki tıkanıklığı aşmak için bazı girişimlerde bulunmayı düşünüyor musunuz ?’ demişsiniz. ‘Tıkanıklığın aşılması’ndan neyi kastettiğiniz anlaşılmıyor. Görüşmeler başlatılmadan/başlamadan bizden bir önerinin devlete götürülmesi kastediliyorsa, böyle bir düşünceye sahip değiliz.

Görüşmeler içinde, görüşmelerin ne zaman, hangi koşullarda yapılacağına göre bu çerçeve biçim alacaktır. Ayrıca diğer taleplerimiz söz konusudur. Henüz bir görüşmenin bile olmadığı bir ortamda neyde ne kadar ısrarlı olunacağı değerlendirme konumuz değildir.

Bu konuları artık tartışma gündemimizden bu çerçevede çıkarmak gerektiğini düşünüyoruz.

Devrimci Selamlar
15 Şubat 2001 -Edirne Hapishanesi DHKP-C tutsaklar örgütlenmesi -TKP(ML)»

Sol tasfiyeci ikili (DHKP-C ve TKP(ML)), aynı içerikte ve aynı kısalıktaki ilk yanıtlarını, 9 Şubat’ta verdiler. Orada da, “Direnişi nasıl sürdüreceğimize ve görüşmeleri nasıl yapacağımıza ilişkin görüşlerimizde bir değişiklik yoktur” demenin dışında, görüşmelerin 7’li Platform’un kendi adına belirlediği iki temsilcinin de katılımıyla birlikte yapılması önerisini “önkoşul dayatma” olarak yorumluyor ve ‘sizleri de biz temsil ederiz’ iddiasında bulunuyorlardı.

Genelleşmiş ve pratikte de ortaklaşılmış bir direnişin geleceği açısından birlikteliği güçlendirecek diyalog arayışlarına dahi baştan kapıyı kapatan bu sekter tutuma karşı onları, dengelerdeki değişmeleri soğukkanlı bir biçimde değerlendirerek devrimci güçler karşısında açık davranmaya, özellikle de benmerkezci/tekelci tutumlarından vazgeçmeye çağıran 9 örgütün imzaladığı ikinci bir mektubu da 12 Şubat tarihinde ilettik ve yukardaki kestirip atan tutumla karşılaştık.

Doğuracağı sonuçlar sadece cezaevlerinin değil TDH’nin de bütününü ve geleceğini etkileyecek önemde bir çatışmanın kendisi, zaten olağan dönemlerden çok daha geniş ve güçlü birliktelikler kurmayı zorunlu ve yaşamsal kılarken; dar grupçu hesaplarla gözü kararmış sol tasfiyecilik, sorumsuz sekter tutumlarındaki ısrarını sürdürüyordu. Hem de 19 Aralık Katliamı gibi bir saldırının ardından, üstelik, direnişin genelleştiği ve pratikte de ortaklaşıldığı koşullarda sürdürüyordu bunu.

19 Aralık saldırısı ile devlet, içerdeki devrimci güçlerin örgütlülüğünü dağıtamadı, temel güçlerdeki kararlılığı kıramadı, vb. vb. belki ama, öte yandan kendisi için en önemli adım olan “F tipine geçiş” adımını sonuçta atmış oldu, destek güçlerimizi paralize edip zayıflatmayı başardı, sonuç olarak direniş tam da onun asıl darbelemek istediği devrimci çekirdek güçlere doğru daraldı, bir süre sonra bu güçlerde de -belirtileri esasında önceden kendini gösteren- dökülmeler başladı. Bu arada dışarda da sayıca zaten azalmış olan aileler içinde dahi, içerdekilere aldırmadan eylemin bitirilmesi için kendi başlarına inisiyatif gösterme eğilimleri başgösterdi.

İçimize sinse de sinmese de bu koşulları dikkate alarak hareket etme zorunluluğu açıktı. Çıplak gözle görülebilecek kadar açık ve ortada olan tıkanma ve gerilemenin, ağır bir yenilgi ve felakete dönüşmemesi için soğukkanlı, akılcı ve sorumlu bir taktik önderlik yeteneği sergilemek gerekiyordu. Fakat dargrupçu hesaplar nedeniyle gözleri körelmiş ve kendi kendilerine yarattıkları yanılsamaların tutsağı haline gelmiş sol tasfiyecilerin akılları hala bir karış havadaydı.

Onların hala nasıl korkunç bir subjektivizmle hareket ettiklerinin çarpıcı bir örneğini yazılı bir belgeden aktaralım. Aşağıdaki not, TKP(ML)’nin merkezi yönetici kadrolarından biri tarafından 2001 Şubat ayının sonlarına doğru, bize de iletilmek üzere TKP/ML temsilcisine yazılmıştır:

Dün görüşçülerden şöyle bir haber geldi: Bayanların tümü Gebze’de toplanıyormuş. Bayrampaşa’daki PKK’lileri ise Bursa ve Çanakkale’ye götürmek için hazırlıklar varmış. Bu haberi de … hocaya ilet. Ve aynen şunları söyle, ya da bu notu okuyabilir.

Devletin kazanma şansı kalmamıştır, kazanacağına dair tüm ümit kırıntıları tükendi. Sadece, zaferi koparıp onlara bunu pahalıya ödetmenin imkanlarından son kırıntılarına kadar yararlanmak, mümkün mertebe zaferi pahalıya ödetmek istiyor.

Biz de devletle sorunu sadece F tipi olarak görmüyoruz. Daha SAG başlamadan tüm devrimci yapıların üzerinde mutabakata vardığı ama eylem zamanında ayrıştığı tüm taleplerimizi son kırıntısına kadar alacağız. Bu kesindir. Biz fedakarlıkta tüm sınır ve çitleri attık. Bu ülkenin dal gibi kızlı-oğlanlı gençlerini bu ölüm kamplarında geleceğimizle birlikte gömmelerine izin vermeyeceğiz.

Biz devrimci yapılarla sonuçta ayrışmıyoruz, bütün taleplerin alınıp alınmayacağı noktasında farklı düşünüyoruz. Ama kazanacağımıza inanıyoruz. Bu ortak kazanımlarımız olacak. Bu direnişle kazanırsak devrimci hareket bir çeyrek yüzyılda elde edemediği mükemmel olanaklara kavuşacak. Bunu tam avuçlarımızın içinde hissederken tam da zaferin öngünlerinde elimizin tersi ile itebilir miyiz? Bunun için bedeller ödemeye değmez mi?

Devletin direnişin içten içe gevşeyip çözülme umudu kırılmıştır. Adalet Bakanı, 6-7 gün önce Mecliste sorulan bir soruya şu yanıtı veriyor: F tiplerinde 240 ÖO, 285 SAG diğer cezaevlerinde 400 ÖO, 518 SAG’ne katılan var. Tarihte bunun bir örneği daha görülmemiştir. 20 gün önce direnişçi sayısı tüm cezaevlerinde 350 civarına düşünce devletin direnişi içten içe darlaştırıp çözme umudu yenilenmiş gibi oldu. Ama bu son çıkış ile bu umudu da kırıldı. Ne yapacak, direniş beklentilerinin aksine genişleyerek pekişiyor.

Ya toplu kıyımı göze alacak ya da F tiplerinin boşaltılması ve mimari yapı değişikliği başta olmak üzere hepsini kabul edecek. Başka şansları var mı? Hangi yolu denerlerse denesin, sonuç değişmeyecek. Yine tüm taleplerimizi kabul etme dışında bir şansı yoktur.

Bizim yapmamız gereken ayrı ayrı ve farklı taleplerle düşman karşısına çıkma girişimleri ile onun umutlarını yeniden yeşertmek olmamalıdır. İçerdeki toplu çıkışa paralel dışarıyı da hareketlendirmektir. Aksi taktirde bunun vebali ağır olur ve kimse altından kalkamaz.
Hocaya selam -sevgi ve saygılar.”

Tecrite karşı mücadele sorununu, başından itibaren, “F tipleri”nde mimari yapı değişikliğine dayalı salt mekansal bir düzenleme ve sayı sorununa indirgeyen sol tasfiyeci darlık, 19 Aralık sonrası ortaya çıkan durumu ve güç dengelerinin daha da aleyhimize değişmiş olduğu gerçeğini hiç dikkate almadan aynı darlıkta ısrarını sürdürüyordu ve aklı hala beş karış havalardaydı!..

O bütün beklentisini, ‘ölümlerin yaratacağı basınç’ üzerine kurmuştu. Bu aşırı dar ve tekyanlı subjektivizm, dibe vuran kamuoyu desteğinin yeniden kazanılıp hareketlendirilebilmesi için yeni taktik açılımlar ve hamlelerin yapılması gereken o kritik kesitte, edilgen beklemeci bir tutum ve diplomatik pasifizm sergilenmesini de beraberinde getirdi. Devleti, en azından ‘iç ve dış tecritin kırılması’ temelinde kabul edilebilir bir çözüme zorlayacak dinamik bir taktik çizgi izlemek gerekirken, “tutarlılık” ve “kararlılık” adına fiilen hareketsiz bir “bekle-gör” taktiği izlendi.

7’li Platform’un bazı bileşenleri ile onun temel yaklaşımını destekleyen güçler de, körlemesine bir gidiş içinde olan sol tasfiyecilerin demagojik spekülasyon ve saldırılarına maruz kalmama kaygısıyla bu konuda yeterince kararlı bir duruş sergileyemediler.

Bu edilgen beklemeci tutum, direnişin seyri üzerinde özellikle iki noktada tahrip edici yeni sonuçlar doğurdu:

Bunlardan birincisi, 19 Aralık’la birlikte “F tiplerini açma” amacına ulaşan devletin, kamuoyundaki ilgi ve destek ivmesinin düşmesinden de yararlanarak ÖO Direnişi’ni “sessizlikle boğma” taktiğini uygulamasını kolaylaştırdı. Zaten devlet, Kürt Ulusal Hareketini tasfiye sürecinde de uyguladığı “Düşük Yoğunluklu Savaş Stratejisi”nin farklı bir versiyonunu, TDH’ni tasfiyeyi hedefleyen bu saldırı sırasında da uyguladı. Bu stratejinin özüne uygun olarak onun taktiğinin temel unsurlarından biri de, inisiyatifi elde tutarak çatışmayı zamana yaymak suretiyle, özellikle destek güçlerinin saflarından başlayarak yorgunluk, bezginlik ve çözülme eğilimlerinin ortaya çıkmasını beklemekti. “Kararlılık” adına “bekle-gör”cü bir tutum izlemekle sol tasfiyecilik, devletin bu tuzağına da düşmekten kendini kurtaramadı.

Bu “bekle-gör” tutumu ikinci olarak, ÖO eyleminin amacına dair sorgulamaları derinleştirdi. Devrimci bir kararlılığın ifadesi olarak atılan “Zaferi şehitlerimizle kazanacağız” sloganı, bütün taktiğini ve beklentisini ‘ölümlerin yaratacağı basınç’ üzerine kuran sol tasfiyeciler tarafından o hale getirildi ki, araç (eylem biçimi) amacın (bu biçime başvurmayı zorunlu hale getiren nedenlere bağlı olarak talep ve hedeflerin) önüne geçti. Ölümün devrimciler tarafından ‘fetişleştirildiği’ şeklinde bir görünüm ortaya çıktı.

Aracın bu şekilde amaçlaştırılması, süreç uzadıkça eylemciler içinde de bir çözülme etkenine dönüşürken, asıl önemlisi, kamuoyunda ve destek güçleri içinde eylemin amaçlarının sorgulanmasını derinleştirdi. Bir direniş biçimi olarak ÖO eylemi, amaç ve hedeflerinden kopuk bir ‘ölmeye yatma’ eylemi olarak algılanıp yorumlanmaya başladı.

Sonuç olarak, dengelerin aleyhimize döndüğü 19 Aralık sonrası koşullarda, tıkanıklığa doğru giden direnişin, inisiyatifi yeniden ele geçirerek asgari hedeflerine ulaşabilme şansının olduğu çok kritik ve değerli bir zaman, küçük hesapların ve kendi kendine yarattığı yanılsamaların tutsağı haline gelmiş olan sol tasfiyecilerin politik körlükleri yüzünden yitirildi.

Aynı körlük, aynı grupçuluk, aynı küçük hesaplar, iş işten iyice geçip gittikten sonra kendisinin de hararetle sarıldığı “Üç kapı, üç kilit” önerisinden çok daha geniş haklar temelinde bir çözüm imkanını ise Nisan-Mayıs 2001 ayları içinde resmen sabote etti!..

***

Nisan-Mayıs aylarında kaçırılan çözüm şansı
19 Aralık Katliamı’nı izleyen Ocak, Şubat, Mart ayları ‘ölümlerin başlamasıyla birlikte canlanacağı‘ umulan kamuoyu baskısının yeniden harekete geçmesi beklentisiyle geçti. Bu arada, hem devlet hem de demokratik güçler üzerinde bir baskılanma yaratacağı düşüncesiyle sol tasfiyeciler tarafından getirilen, “ÖO eylemcilerinin B1 alımını kesmesi” önerisi, “umulan baskılanmayı yaratmayacağı gibi, ödenecek bedelleri gereksiz yere ağırlaştıracak bir adım” olarak değerlendirilmekle birlikte, sırf sağlanmaya çalışılan birlikteliği engelleyici yeni bir bahaneye meydan vermeme düşüncesiyle biz de dahil diğer tüm devrimci güçler tarafından kabul edildi. Ama bu adım da bir işe yaramadı; hatta bir süre sonra dökülmeleri hızlandırıcı etkenlerden biri haline geldi.

Bu tarihsel direnişin ilk şehidi Cengiz SOYDAŞ, 21 Mart 2001 günü toprağa düştü. Ve ardından Nisan ayının ilk günlerinden itibaren ölümler peşpeşe gelmeye başladı. Ancak, bütün taktiğini ve beklentisini ‘ölümlerin yaratacağı basınç‘ üzerine kuran sol tasfiyecilerin nasıl aymazca bir körlük ve yanılsama içinde olduklarını, hayat bir kez daha acımasız bir biçimde yüzümüze vurdu. Ne ardı ardına gelen ölümler ne de hastanelerin ölüm sınırındaki yüzlerce direnişçi ile dolup taşması, kamuoyunu tekrar hareketlendirmeye yetmedi. Hareketlendirmek şurada dursun, aileler başta olmak üzere en yakın destek güçleri içinde dahi artık “anlamsız bir inatlaşma” olarak görülmeye başlanan bu eylemin “hala niye sürdürüldüğü” yönündeki sorgulamaları derinleştirici bir rol oynadı.

Beklenen ‘tepki patlaması’ bir yana, şehitlerin cenazeleri dahi en fazla birkaç yüz kişiyle kaldırılabiliyordu. İlerleyen günlerde bu sayı 30-40′lara kadar düştü. Ölüm haberleri bile bir-iki gazetede, o da küçük kısa haberler biçiminde yer alıyordu.

Öte yanda, eylemdeki dökülmeler de hızlanmış, aileler arasında dahi derin bir umutsuzluk ve kendi çocuğunu kurtarma eğilimleri başgöstermişti. Devlet de bütün bunlardan yararlanarak hastanelerdeki eylemcilere zorla müdahalelere başlamıştı.

2001 Nisan’ından itibaren yürüttüğümüz girişimleri, rüzgarların her yönden aleyhimize estiği böylesi koşullarda gerçekleştirdik.

Bırakalım kamuoyunu, sayıca zaten çok azalmış olan en yakın destek güçleri, aileler, hatta aylardan beri olağanüstü bir çaba sarfeden dışardaki devrimciler arasında bile korkunç bir moral bozukluğu ve umutsuzluk hakimdi. O güne dek yaşanan acılara ve bütün çırpınmalara rağmen yüzlerce devrimcinin ölüme gittiği bir direnişe karşı sergilenen ilgisizlik ve duyarsızlığı kıramamış olmanın çaresizliği ile, “daha fazla ölüm yaşanmaması için direnişe bir an önce bir biçimde son verilmesi gerektiği” düşüncesi, alabildiğine yaygındı. Bu arada DHKP-C’nin, kendisi gibi düşünüp kendisinin istediği gibi hareket etmeyen istisnasız herkese karşı sergilediği sorumsuz saldırgan tutumlar, sadece DHKP-C’ye karşı değil ÖO Direnişi’ne karşı da bir ‘tepki’ birikimi yaratmıştı. Direnişi doğuran nedenler, direnişin amacı ve temel talepleri bir kenara bırakılmış, DHKP-C’nin ne yapmak istediği ve bunun arkasında neyin yattığı tartışılır hale gelmişti.

Bu koşullarda, bir taraftan sadece direnişe değil, devrimci hareketin bütününe de zarar verici boyutlar kazanan bu spekülasyonlara ve olumsuz ruh haline karşı savaşım yürütürken, diğer taraftan devletin direnişi “sessizlikle boğma” taktiğinin boşa çıkarılması gerekiyordu. Her ikisinin yolu da, öncelikle direnişin, onu doğuran nedenlerin ve temel taleplerinin yeniden gündeme sokulmasından geçiyordu. Bu aynı zamanda, aylardır bekleyerek yitirilen inisiyatifin yeniden ele geçirilmesi açısından şarttı.

Bu öncüllerden hareketle o kesitte yürüttüğümüz girişimlerin ayrıntılarına burada girmeyeceğiz. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyelim, bunların kapsam ve genişliği, o günlerde kamuoyuna da yansıyanlardan çok daha geniştir. O güne dek direnişe kayıtsız kalan ya da zaman zaman düşmanca bir tutum sergilemenin ötesine geçmeyen çok sayıda kurum ve kişinin yaklaşım ve tutumlarında dahi direniş lehine bir sarsıntı ve değişiklik yaratıldı; bunların birçoğu, o kesitten itibaren, direnişin temel insani-demokratik taleplerinin karşılanması yönünde değişik düzeylerde de olsa aktif bir tavır içerisine girdiler. 19 Aralık Katliamı’nın teşhiri de içinde olmak üzere, “F tipleri”ne karşı direnişin haklılığı ve meşruluğu, direnişin temel taleplerinin demokratik-insani niteliği, Türkiye’de yayınlanan belli başlı gazete ve televizyonların yanı sıra Fransa’dan ABD‘ye, Kanada‘dan Avustralya‘ya kadar çok sayıda ülkenin önde gelen yayın organlarında, televizyon ve radyolarında aylar sonra yeniden geniş biçimde yer almaya başladı. Bu arada, sorunun siyasi tutsakların temel demokratik-insani taleplerinin karşılanması temelinde çözümü için başından beri büyük çaba ve emek harcayan fakat hem devletin uzlaşmaz tutumu ve baskılarıyla karşılaşan hem de yapılan sol tasfiyeci hatalara ve DHKP-C’nin kendilerine de yönelttiği saldırılara duydukları tepki nedeniyle ‘ne yapacaklarını artık bilemez hale gelmekten‘ kaynaklanan bir çaresizlik ve sıkışma yaşayan arabulucu güçler, çözüm için yeniden aktif bir çaba içerisine girdiler. Bunların da yardım ve katkılarıyla, ülke içinde olduğu gibi, Avrupa Parlamentosu ve Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere, bakanlık ve hükümet üzerinde etkili olabilecek uluslararası kurum ve mekanizmalar da harekete geçirildi. Tüm bu gelişmeler, derin bir umutsuzluk ve moral bozukluğu yaşayan aileler ve dışardaki güçler için de her şeyden önce bir moral kaynağı oldu; direniş açısından çok olumsuz sonuçlar doğurabilecek çözülme eğilimlerinin önünün alınabilmesini kolaylaştırdı.

Biz bu girişimlerimizi, sırf direnişin çıkarları ve geleceğini düşünerek yürüttük. Onun içine sürüklendiği tıkanıklığı aşmak amacıyla attığımız her adımda, siyasi tutsakların temsilcileri aracılığıyla ortaya koyacakları genel ve ortak iradenin kabul edebileceği somut kazanımlar temelinde bir çözüm şansının zeminini yaratıp yolunu açmak perspektifiyle hareket ettik. O dönemde yaptığımız bütün temas ve girişimlerin ana eksenini, görüştüğümüz her muhatabımıza yazılı bir biçimde de verdiğimiz şu temelde bir çözüm planı oluşturdu:

I. İÇ ve DIŞ TECRİT ve İZOLASYONA DÖNÜK UYGULAMALARA DERHAL SON VERİLMELİ. Bu kapsamda;

I. Uluslararası standartlara göre 15 kişiden az mekanlar ‘tecrit’ kabul edilmektedir. Mevcut F tiplerinde, bu insani standart temelinde gerekli düzenlemeler yapılmalı. Ancak zaman alabilecek bu uygulama gerçekleşene kadar, mevcut F tiplerinde aynı koridora açılan birim kapıları; birlikte yemek yiyebilmek, TV seyredebilmek ve gündelik sosyal ihtiyaçları karşılayabilmek için, sabah sayımı sonrası ile gece 24:00 arasında açık tutulmalı (Bu uygulama, 1986-1991 yılları arasında Özel Tip Cezaevleri’nda uygulanmıştır ve güvenlik açısından vb. hiçbir sakınca yaratmadığı pratikte görülmüştür).

1. Ailelerimize ve yakınlarımıza ziyaretlerde çıkarılan akıl almaz güçlüklere ve insanlıkdışı uygulamalara son verilmeli (arama ve bürokratik güçlükler, vb.). Ziyaretlerde birinci dereceden yakın akrabalarla sınırlama vb. kısıtlamalar kaldırılmalıdır.

2. Avukat görüşlerinde; avukatlarımızın meslek ve insanlık onuruna aykırı uygulamaların yanı sıra, savunma hakkının kutsallığı ve gizliliğini ortadan kaldıran uygulamalara son verilmelidir.

3. Piyasada yasal olarak satılan yayınlar, hiçbir kısıtlama ve sınırlama olmaksızın cezaevlerine alınmalıdır.

4. Haberleşme özgürlüğü sınırlandırılmamalıdır.

5. Cezaevleri arası sevkler, mahkeme, hastane, vb. gidiş dönüşlerinde dayatılan onur kırıcı arama ve dayaklara son verilmelidir.

6
. İçerideki tutuklu ve hükümlülerin, sosyal dayanışma amacıyla birbirleriyle yardımlaşmaları engellenmemelidir.

7. Cezaevlerinde günlük uygulamada karşılaşılan sorunların çözümünü de kolaylaştırıcı bir rol oynayan ‘temsilcilik kurumu’ tanınmalıdır.

II. 19 Aralık cezaevleri operasyonları, bağımsız ve güven verici bir soruşturma komisyonu tarafından soruşturulmalı, gerçekler açığa çıkarılmalı, kamuoyuna açıklanmalı ve her düzeydeki sorumlular yargılanmalıdır.

III. Ana davalarından ya da son Şartlı Tahliye Yasası’ndan yararlanarak tahliye edilmeleri gerektiği halde, 19 Aralık Operasyonu gerekçe gösterilerek toptan tutuklanan ve haklarında halen hiçbir dava açılmamış bulunan tutuklular serbest bırakılmalıdır.

IV. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin hangi insani ve demokratik haklara sahip oldukları açıkça tanımlanmalı, bunlar yasal güvenceye kavuşturulmalı ve kamuoyuna da açıklanmalıdır.

V. Cezaevlerindeki uygulamaların sürekli izlenmesi için bağımsız ve güven verici izleme komisyonları kurulmalı; bunların içerisinde Barolar, TTB ve İnsan Hakları kuruluşları ile aile örgütlenmelerinin temsilcilerinin de yer alması sağlanmalıdır.

VI. 1996 SAG-ÖO ve son Ölüm Orucu eylemleri ile çeşitli hastalıkları nedeniyle cezaevlerinde yatamayacak ölçüde fiziki ve ruhi hastalıkları belgelenmiş hasta tutukluların cezaları en azından ertelenmelidir.

VII. Son Ölüm Orucu ve açlık grevi eylemleri sırasında vücutlarında ciddi hasarlar oluşmuş tutuklu ve hükümlüler, TTB’nin gözetiminde ücretsiz ve insani koşullarda derhal tedavi altına alınmalıdır.

VIII. TMY’nin 16. Maddesi’nin yanı sıra siyasi tutuklu ve hükümlüler aleyhine ağır eşitsizlikler yaratan; alınan cezaları otomatikman yarı nispetinde artıran maddesi, infaz sırasında cezanın 4/3′ünün yatılmasını şart koşan eşitsiz infaz sistemi ile evlatlarının ölümlerini engellemeye çalışan ana-babaları dahi ‘terör suçu’ kapsamına sokan TMY’nin 8. Maddesi kaldırılmalıdır.

IX. Bu talepler, tam yetkili ve güven verici bir bileşime sahip bir heyetin, cezaevlerinde halen Ölüm Orucu’nu sürdüren tutuklu temsilcileriyle yapılacak görüşmeler öncesi ve sonrası yaşama geçirilmeli; yaşama geçirilmesi zaman gerektirenler (örneğin VIII. Madde gibi) bu heyetin teminatında makul ve güven verici bir takvime bağlanmalıdır.”

Bakanla görüşme
Bu çerçeveyi her yerde bir “ön çerçeve” olarak tanımladık. “ÖO eyleminin bitirilip bitirilmemesine ilişkin nihai kararı sadece ve sadece içerdeki tutsakların verebileceklerini, onların kendileri tarafından belirlenen temsilcileri ile görüşülmediği ve onlarla bir anlaşmaya varılmadığı sürece kimsenin eylemin bitmesini beklememesininaltını sürekli bir biçimde çizdik. Bu nedenle, daha önce Kandıra ve Tekirdağ‘a sürülmüş olan DHKP-C ve TKP(ML) temsilcilerinin de tekrar geri götürülmeleri koşuluyla adres olarak Edirne‘yi gösterdik.

Olmazsa olmaz” olarak tanımladığımız bu koşula ilaveten, “o güne dek uzlaşmaz bir tutum sergilemekle kalmayıp 19 Aralık Katliamı’nı gerçekleştirmiş olan devletin, en azından o andan itibaren, sorunun görüşmeler yoluyla çözümü konusunda samimi olup olmadığını kanıtlaması için ‘güven verici somut adımlar’ olarak”, yukarda aktardığımız “ön çerçeve”deki taleplerden I. maddenin a, b ve c şıkları ile III. ve VI. maddenin “görüşmeler başlamadan önce yaşama geçirilmesinin” çözümün kısa sürede sağlanmasını kolaylaştıracağını her zaman, her yerde vurguladık.

Tutsak temsilcileriyle görüşmeleri yürütecek “tam yetkili ve güven verici bir bileşime sahip” arabulucu heyetinde ise; en azından müsteşar ya da genel müdür yardımcısı düzeyinde tam yetkili bakanlık temsilcilerinin yanı sıra, üç ilin baro başkanlarının, İHD, TTB, TMMOB temsilcileri ile birlikte TUYAB ve TAYAD temsilcilerinin, sorunun demokratik insani bir temelde çözümü konusunda çok çaba harcamış olan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu ile gazeteci-yazar Oral Çalışlar‘ın da mutlaka yer almaları gerektiğini sürekli belirttik.

Temel çerçevesini ve tamamlayıcı koşullarını kısaca özetlediğimiz bu girişimlerimiz, dar grupçu küçük hesaplarla gözleri kararmış olan sol tasfiyecilerin, önceleri dedikodu ve spekülasyonlar biçiminde başlayıp giderek seviyesizleşen saldırılarının yanı sıra baltalama çabalarıyla karşılaştı. Örneğin, cezaevlerinde ve dışarda ,“TİKB’nin ÖO Direnişi’ni bırakmaya hazırlandığı” dedikoduları çıkarıldı; şehit cenazelerine giden ailelerimize ve yoldaşlarımıza bu spekülasyonlar temelinde saldırgan tutumlar ve hakaretler sergilenmeye başlandı; bu arada özellikle DHKP-C, Brüksel kaynaklı bir karalama kampanyası başlattı. Gazete ve televizyonlara, konuştuğumuz muhabir ve köşe yazarlarına, demokratik kurumlara, “direnişi yalnızca kendilerinin temsil ettiklerini, F tiplerinin kapatılması, TMY’nin kaldırılması, DGM’lerin kapatılması temel taleplerinden asla taviz vermeyeceklerini, bizim ise ‘ÖO’na 19 Aralık’ta başlamış destekçi, küçük bir grup’tan başka kimseyi temsil etmediğimizi, dolayısıyla dile getirdiğimiz görüşlerin en fazla kendimizi bağlayabileceğini” içeren e-mailler ve fakslar yağdırmaya başladı. Öyle ki, DHKP-C’nin akıl erdiremedikleri bu tutumunu şaşkınlık ve tepkiyle karşılayan gazetecilerin birçoğu, 19 Aralık Katliamı’nın içyüzünü, ÖO Direnişi’ni kaçınılmaz ve zorunlu kılan nedenleri ve soruna nasıl bir çözüm bulunabileceğini bir kenara bırakarak, “DHKP-C’nin ne yapmak istediğini ve ‘F tipi’ sorununu bunun bir bahanesi haline getirip getirmediğini” öne çıkarıp sorgular hale geldiler.

Kaldı ki o kesitte yürüttüğümüz bütün temaslar sırasında, “dile getirdiğimiz görüşlerin, 7′li Platform olarak bilinen yaklaşık 750 tutsağın genel eğilimlerinin bir ifadesi olduğunu, onlar adına bile nihai kararın Edirne’deki belirlenmiş temsilciler tarafından verileceğini, ÖO’na daha önce başlamış olan Üçlü Blok adına ise hiçbir görüş belirtmediğimizi, onların kendi görüşlerini içerde ve dışarda kendi temsilcileri aracılığıyla zaten ortaya koyduklarını” özellikle vurguluyorduk. Bu noktada hemen her yerde karşılaştığımız soru, “Belirttiğiniz çerçevede somut adımlar atılır ve görüşmelere başlanacak olursa DHKP-C’nin tutumu ne olur?” sorusu idi. Bu soruya verdiğimiz yanıt da hiç değişmedi: “Onlar adına herhangi bir görüş belirtemeyiz. Ancak ‘güven verici adımlar’ kapsamında tanımladığımız somut adımlar atılır ve görüşmeler yoluyla çözüm arayışında samimi davranılırsa, ortaya çıkacak tabloya bağlı olarak o arkadaşların da mantıklı ve sorumlu bir yaklaşımla hareket edeceklerine güveniyoruz”.

Bu arada şunu da belirtelim, o dönemde yürüttüğümüz bütün temas ve girişimler hakkında TKP/ML, MLKP, MLSPB ve TDP’nin dışardaki yetkili temsilcilerini de en ince ayrıntılara varana kadar sıcağı sıcağına bilgilendirdik; bütün girişimlerimizin eksenini oluşturan yukarda aktardığımız ön çerçeve metnini yazılı olarak onlara da verdik, onay ve desteklerini aldık. Sol tasfiyeci blok bileşenlerinden TKP(ML) ile TKİP’in o dönem dışardaki “sözcü” konumunda olan temsilcilerine de hemen her gelişmeyi olabildiğince geniş bir biçimde aktardık. Sadece DHKP-C ile doğrudan bir bağ kuramadık. Gerek doğrudan gerekse TKP/ML ve TKP(ML) temsilcileri aracılığıyla kendilerine defalarca haber ve randevu gönderdiğimiz halde görüşme taleplerimizi yanıtsız bıraktılar.

İlk girişimlerimizin basında da yer almaya başladığı bir sırada, gazeteci Oral Çalışlar ve Mehmet Bekaroğlu’nun girişimleri sonucu Adalet Bakanı ile bir görüşme gerçekleşti. 12 Nisan 2001 günü akşamüstü bakanın makam odasında yapılan dörtlü görüşmeye, Sn. Bekaroğlu ile birlikte gittik. Bakanın yanında da Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun vardı.

Önce 19 Aralık Katliamı ve “F tipleri”ndeki uygulamalar üzerine konuşuldu. Her iki konuda da somut olgulara ve bazı belgelere dayalı teşhir edici konuşmalarımızdan sonra konu ÖO’larına geldi. Başlangıçta bakan, “Önce eyleme son verilmedikçe, kendilerinin hiçbir adım atamayacaklarına” dair bilinen yaklaşımını tekrarladı. O zaman, “Hesaplarını yaparken kaç kişinin ölümünü göze aldıklarını bilemeyeceğimizi, fakat bu sayı yüzleri de bulsa, bundan daha fazla tutsağın ölüme hazır olduğunu ve temel demokratik-insani talepler karşılanmadığı sürece bu eylemin kendi kendine bitmesini kimsenin beklememesini” bir kez daha ifade ettik. Bunun üzerine, “O zaman nasıl çözülür?” sorusu gündeme geldi. Bunun üzerine, “İçerdekilerin karşı karşıya bulundukları uygulamaları, ruh hallerini ve eğilimlerini yakından bilen birinin kişisel düşünceleri ve önerisi olarak değerlendirilmesi” kaydıyla “çözümün önünü açabileceğini düşündüğümüz bir plan” olarak yukarda aktardığımız ‘ön çerçeve’ metninin bir kopyasını bakana ve genel müdüre verdik. “Tamamlayıcı koşullar” olarak tanımladığımız 3 maddeyi de sözlü olarak gerekçeleriyle birlikte anlattık.

Metni baştan sona okuyan bakan, ilk olarak, “güven verici somut ön adımlar” kapsamında saydığımız VI. maddeyi yerine getirmenin “kendi ellerinde olmadığını, bunun Adli Tıp’ın yetki alanına girdiğini” söyledi. “Eğer sorun bu ise, bunun aşılabilir bir engel olduğunu, bakanlık bu yönde bir irade ve politika ortaya koyacak olursa, Adli Tıbbın da bunu dikkate alacağını, ayrıca Mehmet Ağar döneminde MHP’li bir kadrolaşmaya gidilen Adli Tıp yerine TTB ile ilişki kurularak onların önereceği, bilimsel yeterliliğe sahip heyetlerin vereceği raporların mahkemelerce esas alınması yoluna gidilebileceğini” belirttik. Bakan ikinci olarak, III. Maddeyi oluşturan tutuklama kararlarının kaldırılması konusunda, “mahkemelere müdahale edemeyecekleri” şeklindeki beylik bir gerekçeyi dile getirdi. Buna da, “Bu böyle söylenir ama, uygulamada işlerin farklı seyrettiğini herkes bilir. Bakanlığın bu yönde bir uyarısı dahi, zaten hukuk dışı olan bu toptan tutuklamaların kaldırılmasını sağlar” yanıtını verdik.

Ve nihayet konu, asıl canalıcı noktayı oluşturan I. Maddenin a şıkkına, yani “gerekli mimari değişiklikler yapılana kadar aynı koridora açılan hücre kapılarının sabah 08-08:30 ile gece 24:00 saatleri arasında açık tutulması” konusuna geldi. Bakan buna ilk olarak, “Neden gece 24:00′e kadar? Gündüzleri birkaç saat yetmez mi?” itirazını yöneltti. “Burada sorunun süre sorunundan da önce amaç ve niyet sorunu olduğunu; eğer kamuoyu önünde de iddia edildiği gibi tecrit amacı ve niyeti taşınmıyorsa, asgari bir sosyal ilişki imkanının olabildiğince geniş tutulması gerektiğini; ayrıca her hücreye bir televizyon alamayacak durumda olan içerdeki insanların, akşamları televizyonda haberlerin arkasından birlikte bir film, maç, vb. seyredebilme olanağını bulabilmeleri için bu sürenin gerekli ve normal olduğunu” belirttik. Ve yazılı metinde de belirttiğimiz 12 Eylül döneminde Özel Tip Cezaevlerindeki uygulamaları örnek verdik. Bu kez, “Bu uygulama bizim açımızdan güvenlik sorunu yaratır” itirazı geldi. Buna örnek olarak, “ara koridor kapıları zorlanarak ana koridorlara (maltalara) çıkılması olasılığı ile koridor diplerinde bulunan gözetleme kameralarının kırılması olasılığı” dile getirildi. Bunlara yanıt olarak ise: “Biri kapanmadan diğeri açılmayan çift kapılı ara koridor kapılarını kırmanın o kadar kolay olamayacağını, ayrıca bu konuda hala bir endişeleri varsa, kapıları takviye etmenin kendi sorunları olduğunu; kameralara gelince, onların zaten kendi personellerini de gözetleme merakından kaynaklı, ayrıca insan hakları açısından da savunulabilecek bir uygulama olmadığını, buna rağmen kendileri açısından gerekli görüyorlarsa koridor diplerinden kapıların arkasına alınmalarının topu topu 15-20 metrelik bir uzatma kablosu sorunu olduğunu” ifade ettik.

Ön çerçeve ve güven verici adımlar” kapsamında önerdiğimiz maddeler üzerine yapılan bu konuşmalardan sonra konu, asıl çözümün nasıl sağlanabileceğine geldi. Bu noktada bakanın ilk sorusu, “Bu adımlar atılır ve görüşmelere başlanacak olursa, DHKP-C’nin tutumu ne olur?” oldu. “Onlar adına herhangi bir görüş belirtip yorumda bulunamayacağımızı, fakat önerdiğimiz çerçevede güven verici somut adımlar atılır, sürgüne gönderilen iki temsilci Edirne’ye tekrar geri götürülür ve önerdiğimiz bileşime sahip yetkili bir heyet aracılığıyla görüşmelere tekrar başlanacak olursa, diğer talepler konusunda da çözücü ve samimi yaklaşımlar sergilendiği taktirde o arkadaşların da sorumlu ve yapıcı bir tutumla hareket edeceklerine güvendiğimizi” belirttik. Bakan asıl olarak, “Görüşmelere başlandığında TMY’nin tümüyle iptal edilmesi, DGM’lerin kaldırılması gibi siyasi taleplerle karşılaşmaktan” duydukları kaygıyı dile getirdi. Buna yanıt olaraksa, “Bu taleplerle karşılaşacaklarını ve buna hazır olmalarını, çünkü bu taleplerin eylemin başından beri deklare edilen, ayrıca Türkiye’de her demokratın savunduğu ve savunması gereken talepler olduğunu, ancak ‘F tipleri’nde uygulanmaya çalışılan tecrit ve izolasyonu ortadan kaldıracak diğer bütün talepler karşılanır ve bu konularda somut adımlar atılacak olursa, bu siyasal taleplerin karşılanmasının eylemin bitirilme koşulları haline getirileceğine fazla ihtimal vermediğimizi” ifade ettik.

Bu konunun, kafalarında en fazla tereddüt yaratan konuların başında geldiği anlaşılıyordu. Bu yüzden değişik biçimlerde birkaç kez gündeme getirdiler. Buna bağlı olarak, görüşmenin sonlarına doğru kaygı duydukları bir konu daha gündeme geldi: “Önerdiğiniz bileşimde bir heyetle görüşmelere tekrar başlanacak olursa, bunu basın da öğrenecek. O durumda biz masada yine o siyasi taleplerle karşılaşırsak ve bir çözüm de çıkmayacak olursa, devlet olarak biz bunu göze alamayız” dendi. Bunun üzerine şöyle bir formül önerdik: “Bu kaygınızı giderebilmek için, bakanlığın tam yetkili temsilcilerinin yanı sıra o zamanki İstanbul Baro Başkanı, Mehmet Bekaroğlu, Oral Çalışlar ile biz ve TAYAD’dan -ismini verdiğimiz- bir temsilcinin yer alacağı daha dar bir heyet, basına haber vermeden Edirne’ye girelim, sürgüne gönderilmiş temsilcilerin de getirilmesiyle oradaki tüm temsilcilerle görüşmeleri başlatalım, onların da kabul edeceği belli bir çözüm ortaya çıktığı taktirde o zaman basına da haber verilerek asıl genişletilmiş heyet devreye girer ve işin imza töreni ve açıklaması o zaman yapılır”. Bunun üzerine bakan, “Biz bunları kendi aramızda bir değerlendirelim” dedi; ancak ayrılmadan önce gerekirse bize nasıl ulaşabileceklerini sorarak telefon numarası istedi.

Askerler devrede
Bu görüşmenin hemen ardından üç büyük ilin o zamanki baro başkanları ve Türkiye Barolar Birliği yöneticileri ile bir araya geldik. Bakanla yaptığımız görüşmenin bütün ayrıntılarını kendilerine de anlattık. Zaten bizden önce bu heyet bakanla görüşmüş, ama çözüm konusunda umutsuz bir izlenim edinerek ayrılmışlardı. Bizim görüşmemizin ayrıntılarını öğrenince, bakanla olan görüşmede bulunan Mehmet Bekaroğlu gibi Baro Başkanları ve yöneticilerinde de yeniden bir umut ve iyimserlik havası doğdu. Hatta Yücel Sayman‘ın önerisi üzerine İstanbul’un yanı sıra İzmir ve Ankara Baro Başkanları ile TBB yöneticilerinin de ‘daraltılmış heyette‘ yer almalarının yararlı olacağı konusunda bir mutabakat sağlandı.

Öte yandan, bakanın randevu vermesini sağlayan gazeteci Oral Çalışlar, önceden bilgi sahibi olduğu önerilerimiz temelinde bir çözüm mekanizmasının işletilmesi için, dönemin hükümetinde etkili isimlerle yoğun bir telefon diplomasisi yürütüyordu. O’nun bu çabaları ve girişimleri sonucu, hükümetin etkili isimlerinden Hüsamettin Özkan ve ANAP kanadı, bu temelde bir çözümü ve önerilen mekanizmayı “makul bulduklarını ve gerçekleşmesi için ağırlık koyacaklarını” kendisine ifade etmişler. Dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan ise, “engelleyici bir tutum takınmayacağı” sözünü vermiş.

Fakat her yerde karşımıza çıkan, “DHKP-C’nin tutumu ne olur?” sorusu ile bu girişimler sırasında da karşılaşıyorduk. Buna net bir yanıt verememek, muhataplarımızda da tereddüt yaratıyordu.

Bakanla görüşmeyi izleyen iki gün herhangi bir gelişme olmadı. Hüsamettin Özkan, buna neden olarak Oral Çalışlar’a, hükümetin Kemal Derviş tarafından 14 Nisan 2001 günü kamuoyuna açıklanan “ekonomik program” üzerine yoğunlaşmış olmasını göstermiş. Nihayet 15 Nisan Pazar günü, ÖO’ları ile ilgili olarak Başbakanlık’ta bir toplantı düzenlendiği haberi geldi. Toplantıya girmeden önce Oral Çalışlar’ı arayan Hüsamettin Özkan, “Başbakan’ın da çözüm planını ‘değerlendirilebilir’ bulduğunu ve o gün muhtemelen bu doğrultuda bir karar çıkabileceğini” söylemiş.

Ne var ki, bu karar çıkmadı. NTV televizyonunun o gün akşam haberlerinde, yaklaşık iki saat süren toplantıdan çıkan jandarma yetkilileri gösterildi. Adalet Bakanı, toplantının son yarım saatine çağrılmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla askerler bu çözüm planına muhalefet etmişlerdi.

Konuyla ilgilenen herkesin az- çok bildiği bu muhalefet gerekçelerini, bir buçuk ay kadar sonra farklı bir kanaldan biraz daha detaylı öğrendik. DSP‘nin önde gelen isimlerinden, orduyla da arası iyi bir milletvekili, aramızdaki aile dostluğuna da güvenerek net ifadelerle şunları söyledi: “Askerler, (DHKP-C’yi kastederek -nba) bu örgütle pazarlık yapılıyor görüntüsü verilmesine de, bu örgüte ‘devleti dize getirdik, zaferi kazandık’ propagandası yapma bahanesi olacak en küçük bir tavizin verilmesine de kesinlikle karşılar. Ayrıca bu örgütün Alevicilik yaptığını düşünüyorlar ve radikal bir Alevi hareketinin bu bahaneyle güç toplamasına olanak tanımak istemiyorlar…”.

Bunların doğruluk ya da geçerlilik derecesinin tartışılması ayrı bir konu. Fakat ortada çıplak gözle de görülebilen bir gerçek vardı: “PKK’den doğan boşluğu doldurabilecek alternatif bir odak olarak sivrilme” hesabıyla hareket eden DHKP-C, “F tipleri”ne karşı mücadele sorununu, kendisiyle devlet arasında bir ‘boy ölçüşme‘ sorunu haline getirmekle en büyük stratejik yanlışı yapmıştı. Bunun devamı olarak sergilediği tutumlarla, sadece kendisini değil, ortaya çıkış nedenleri ve hedefleri dışında ‘her şey’ haline getirdiği bu büyük ve kitlesel direnişi de gün geçtikçe içinden çıkılmaz hale gelen bir çıkmaza sürükledi. Nitekims herbiri biraz daha zayıflamış olmakla birlikte, Mayıs ve Haziran 2001 başlarında çıkan iki çözüm şansı daha, DHKP-C’nin yarattığı muğlaklık ve tutumunun ne olacağı noktasındaki belirsizlik nedeniyle değerlendirilemedi.

***

Daniel-Cohn Bendit’in gelişi
Avrupa Parlamentosu’nun etkili isimlerinden, aynı zamanda Türkiye-AB Karma Parlamento Grubu Eş Başkanı Daniel Cohn Bendit, hem ÖO Direnişi’nin ve ölümlerin dünya basınındaki yankılarının etkisiyle hem de yurtdışında yapılan eylemlerin ve girişimlerin baskısıyla 29 Nisan-1 Mayıs 2001 tarihleri arasında Türkiye’ye geldi. “Kabul edilirse bir ‘arabuluculuk’ misyonu oynamak” amacıyla geldiğini belirten Cohn Bendit, Ankara’da hükümet, bakanlık ve TBMM’de yapacağı resmi görüşmelere başlamadan önce, durumu bir de bizim ağzımızdan dinlemek ve bir çözüm şansının olup olmadığını anlamak amacıyla görüşme talebinde bulundu.

Avukatımızla gittiğimiz bu görüşmede kendisine, 19 Aralık Katliamı da dahil o güne dek yaşanan gelişmeleri, gelinen noktayı ve önerdiğimiz çözüm planını ayrıntılı bir biçimde anlattık. Bu arada AB’nin tutumunun hükümete cesaret verdiğini ve 19 Aralık Katliamı dahil tecrit ve izolasyon saldırısının yaşama geçirilmesinde AB’nin de büyük payı olduğunun altını çizerek belirttik. “AB’ninkalabalık koğuş sistemiyerine daha insani bulduğu içinoda sistemi’ni desteklediğini, ama tecrit ve izolasyonu onaylamadığını” söyleyen Cohn Bendit, “ayrıca Türk Hükümeti bu konudaki uyarılarımızı dikkate almıyor, biz ne yapabiliriz?” deyince; “Laf olsun diye yapılan göstermelik protestoların elbette etkili olamayacağı, eğer ciddi ve samimilerse, Türkiye’ye yapılan ekonomik ve mali desteklerin askıya alınması, silah ve askeri malzeme satışlarının durdurulması temelinde daha yaptırımcı yöntemler uygulayabileceklerini” kendisine hatırlattık.

Cohn Bendit de sonuç olarak iki sorunun yanıtını istedi bizden: 1) Kendisinin de “makul ve mantıklı gördüğünü” ifade ettiği bu çözüm planı işletilecek olursa DHKP-C’nin tutumu ne olurdu? 2) Bu temelde bir “arabuluculuk” misyonu oynamaya çalışacak olursa, bu bizler tarafından da kabul edilir miydi?

O’nun bu sorularından birincisine, herkese verdiğimiz yanıtı verdik. İkincisine ilişkin olaraksa, “Bunun kararını cezaevlerindeki tutsakların vereceğini, fakat kişisel tahmin olarak, O’nun tek başına yürüteceği bir arabuluculuğun yeterli ve güven verici bulunmayacağını, çünkü kendisinin Avrupa’da yaşadığını ve daha sonra yaşanacak gelişmelere uzak kalacağını, bu yüzden Türkiye’deki demokratik kurum temsilcilerinin heyette mutlaka yer almaları gerektiğini, ama böyle bir heyetin bileşenlerinden biri olarak Avrupa Parlamentosu adına kendisi de katılacak olursa o zaman bunun olumlu karşılanabileceğini” söyledik.

Cohn Bendit, Ankara’da bildiğimiz kadarıyla Adalet Bakanı dışında dönemin Başbakan yardımcıları Hüsamettin Özkan ve Mesut Yılmaz, TBMM’deki karma komisyon üyesi milletvekilleri ve Mehmet Bekaroğlu ile iki gün süren bir görüşme trafiği yürüttü. Türkiye’den ayrılmadan önce, yaptığı temaslar hakkında bilgi almak üzere tekrar görüştüğümüzde, ilk günkü iyimserliği kaybolmuştu. Diplomatik bir dille, “Durumun umutsuz olduğunu, bizim dile getirdiğimiz çözüm planı ve taleplerin özellikle Mesut Yılmaz tarafından ‘makul talepler’ olarak bulunmakla birlikte, bakanın ve görüştüğü MHP’li milletvekillerinin, DHKP-C’nin amaçları ve muhtemel tutumu konusunda tepkili ve güvensiz olduklarını, bu yüzden de bir uzlaşmaya pek niyetli ve istekli görünmediklerini” ifade etti.

Cohn Bendit’in kelimeleri dikkatle seçerek yaptığı konuşma sırasında kullandığı bir cümle dikkatimizi çekti: “…Hükümet ve Bakanlık, bu eylemin sürdürülmesinin altında kabul edemeyecekleri politik taleplerin yattığı görüşünde. Yalnız, sizin dile getirdiğiniz talepler konusunda belli bir sıkışma yaşadıkları da görülüyor. Tahminime göre önümüzdeki günlerde bazı adımlar atabilirler…”

Cohn Bendit’in üstü kapalı bir bir biçimde anlatmaya çalıştığı adımların ne olduğunu çok geçmeden gördük. Hastaneler ve cezaevlerindeki ÖO direnişçilerinin tahliyeleri birdenbire hızlandırıldı. Gerçi bu uygulamaya Nisan ortalarında başlanmıştı. Önce Ankara-Sincan‘dan bir direnişçinin, ardından İzmirden 13, Gebze‘den de 5 direnişçinin cezaları, Adli Tıp raporlarını dayanılarak ertelenmişti. Fakat Mayıs sonlarına doğru bu tahliyeler hızlandı ve bu yolla tahliye edilen ÖO eylemcilerinin sayısı sonuçta 500′ü aştı. Öyleki Adli Tıp, hiçbir başvurusu olmayan direnişçiler hakkında bile re’sen rapor vermeye başladı. Bu arada, 19 Aralık Katliamı bahane edilerek verilen toplu tutuklama kararları da aynı hızla kaldırılmaya başlandı.

Bunlar esasında direniş adına somut birer kazanımdı. “‘96 ve son ÖO Direnişi’nde sakat kalan direnişçilerin serbet bırakılmaları” talebi, sol tasfiyeci blokun da baştan beri savunageldiği eylem talepleri içerisinde yer alan bir talepti. Devlet o kesitte bu yola, elbette aynı zamanda direnişi zayıf düşürme amacını güderek başvurmuştu. Özellikle de sayısı giderek artan ölümlerin ve Wernicke-Korsakoff‘luların cezaevlerinde tutulmalarının iç ve dış kamuoyunda yaratacağı tepkilerden çekindiği için bu yola başvurduğu açıktı. Ancak devlet hangi direnişte, hangi talebi benzer hesaplar yaparak değil de, “Tamam, ben karşımdaki irade ve kararlılık karşısında istediğim sonucu elde edemeyeceğimi gördüğüm için geri adım atıyorum” diyerek kabul etmişti?

Önemli olan, devletin amacını görmek ve bunu kamuoyuna deşifre etmek kadar; bunun aynı zamanda direnişin taleplerinden birinin kabulü anlamına geldiğinin altını çizerek, açılan bu gediği diğer temel demokratik-insani taleplerin de kabulü yönünde genişletip derinleştirecek açılımlar ve taktik tutumlar geliştirebilmekti. Ancak sorunu dar bir mekansal düzenleme sorununa indirgemekle kalmayıp dargrupçu bağnazlıkla gözleri kararmış olan tasfiyeci sol keskinlik, sorunun bu ikinci yönünü göremediği gibi, direniş adına en azından moral bir kazanım olarak değerlendirilebilecek bu durumu, “devletin süreci kendi istediği gibi yönlendirdiği ve kolay kolay da geriletilemeyeceği” şeklindeki karamsar düşünceleri ve ruh halini derinleştiren bir yaklaşımla karşıladı. Özellikle aileler ve yakın destek güçleri üzerinde yeni bir umut, kararlılık ve moral motivasyon etkeni olarak değerlendirilebilecek bu gelişme, sergilenen bu akılalmaz darlık ve düşüncesizce tutumlar yüzünden, içerde ve dışarda ÖO Direnişi’nin sulandırılmasını ve çözülmeyi hızlandıran bir etkene dönüştü. Cezaevlerinde tahliye amacıyla yapıldığı çok açık olan “ÖO eylemcileri” türediği gibi, dışarda aileler arasında da çocuklarını bu yolla “kurtarma” arayışına girenler çoğaldı.

O zaman adı TKP(ML) olan MKP, bu uzun ve tarihsel direniş üzerine bugün çalakalem çırpıştırdığı 5 sayfalık “…Genel bir Yorum” başlıklı değerlendirmesinde, TMY’nin 16. Maddesi’nde kamuoyunu aldatmak amacıyla yapılan göstermelik değişiklik sırasında “F tiplerinde” açık görüş yasağının da kaldırılmış olmasını, “direnişin talepler boyutuyla elde ettiği ilk (hatta tek -nba) büyük maddi kazanım” olarak tanımlıyor. Ama o dönem cezaevlerindeki Türkiyeli sol örgütlerin toplam tutsak sayısının neredeyse yarıya yakınının tahliyesi ile sonuçlanan, bu arada, 19 Aralık Katliamı’na ilişkin olarak devletin “yavuz hırsızlık” yaparak verdiği toplu tutuklama kararlarını aynı hızla geri olmak zorunda kalmasının sözünü nedense (!) hiç etmiyor.

Bir direnişin başarı ya da başarısızlığını, yenilgi ya da zaferi somut maddi kazanımların elde edilip edilmediği ile ölçen ekonomist bir mantığa sahip değiliz. Bu anlamda illa ‘somut maddi bir kazanım‘ arayışı içinde olmayı da anlamsız ve çocukça buluruz. Fakat ortadaki somut bir gerçekliğin değerlendirilmesi sırasında da nesnel ve dürüst olunmalıdır. Düpedüz kamuoyunu aldatmak amacıyla yapılan, üstelik mevcut tecrit ve “tretmana uyum” politikalarını pekiştirici nitelikteki bir düzenlemenin içerdiği ‘göz boyama ve rüşvet’ niteliğindeki bir ayrıntı “ilk ve tek büyük somut maddi kazanım” olarak tanımlanırken; 500′ü aşkın siyasi tutsağın sonuçta tahliye edilmeleri de bir yana, baştan beri direnişin herkes tarafından savunulan temel talepleri içinde yer aldığı halde işin bu boyutunun grupçu dargörüşlülük nedeniyle görmezlikten gelindiği bir gelişmenin adını dahi anmamak, bu nesnellik ve dürüstlükten hala uzak durulduğunun bir göstergesidir.

Tabii burada işin “savunma refleksi” olarak yorumlanabilecek psikolojik bir boyutu daha vardır. Başka konularda akılalmaz keskinlikler sergileyen MKP ve DHKP-C, 2001 yılının Mart başındaki Şeker Bayramı‘ndan itibaren bu ‘rüşvetin’ üzerine balıklama atladılar. Yakın destek güçleri arasında bile uzunca bir süre, “devletin çözüm doğrultusunda attığı bir adım” olarak algılanan TMY’nin 16. Maddesi’ndeki sahte değişikliğin getirdiğiaçık görüşlere” bu tarihten itibaren çıkmaya başladılar.

Devlete karşı değil ‘başkalarına karşı politika yapma’ tutumunun yaygınlaşması
Mayıs 2001 ortalarına gelindiğinde, direnişin artık bir tıkanma ve gerileme süreci içine girdiğini gösteren belirtiler çoğalmıştı. Aylar geçtiği halde çözüm yönünde herhangi bir gelişmenin olmaması, ortaya çıkan fırsatların da kaçırılması, sayıca zaten bir avucun da altına inmiş olan destek güçleri ve ailelerin yanı sıra dışardaki devrimci güçler içinde de umutsuzluk ve moral bozukluğunu hortlattı. Bizim daha ÖO’na başlanmadan önce işaret ettiğimiz tehlikeli eğilim tekrar ortaya çıktı ve devletten çok direniş sorgulanmaya başlandı. Buna bağlı olarak, “Daha fazla ölüm yaşanmaması için, yenilginin kabul edilerek ÖO’larına bir an önce son verilmesi” düşüncesi güç ve yaygınlık kazandı.

Bazı devrimci örgütlerin yetkili temsilcileri dahi bu ruh hali içindeydiler. Onlara ve o kesitte görüştüğümüz herkese, öz olarak, “Tecrit ve izolasyonu en azından hafifletecek bazı somut sonuçlar elde edilmeden ve en az bunlar kadar önemli olmak üzere, içerdeki tutsakların iradesinin temsilcileri ile görüşmelerin yapılması sağlanmadan böyle bir adım atılacak olursa, bunun sadece moral bakımdan değil pratik-fiili sonuçları bakımından da çok daha büyük yıkıcı sonuçlar doğuracağını” ısrarla anlatmaya çalıştık. Yanı sıra hiç olmazsa demokrat kamuoyunu biraz olsun hareketlendirmeyi sağlamakla kalmayıp ailelere ve yakın destek güçlerine moral ve umut kazandıracak değişik etkinlikler ve eylemlerin yaşama geçirilmesi için yoğun bir çaba harcadık. Fakat bunların dahi çoğu aynı karamsarlık ve derinleşen kayıtsızlık duvarına çarparak sonuçsuz kaldı.

Aynı kesitte cezaevlerinde de eylem esasında bir çözülme süreci içine girmişti. Devletin zorla müdahalelerinin dışında, dökülmeler hızlanmıştı. Ve bütün bu olgular ortada olduğu halde, sol tasfiyeci blok hala eski kafada direniyor, tecrit ve izolasyonun kırılması temelinde birliktelik sağlanarak ortaklaşa yeni bir çıkış yapılmasını çeşitli ayak oyunlarıyla geciktiriyordu. Bu birliktelik, Mayıs sonlarına doğru görünüşte nihayet sağlanabildi fakat DHKP-C’nin, özellikle dışarda bununla çelişen samimiyetsiz tutumları yüzünden, uzun süre daha kağıt üzerinde kalmaktan kurtulamadı.

Öncekilere kıyasla biraz daha zayıflamış olmakla birlikte, akıllıca değerlendirilecek olsaydı bazı gelişmelerin önünü belki açabilecek son bir imkan daha bu koşullarda ortaya çıktı. Avrupa Parlamentosu’nda grubu bulunan bütün partilerden temsilcilerin yer aldığı 13 kişilik bir heyet, aylar öncesinden kararlaştırılmış bir program gereği, çeşitli temaslar bulunmak üzere Haziran başında (2001) Türkiye’ye geldi. Cezaevleri sorunu ve ÖO Direnişi, heyetin gündeminde haliyle ön sıralara çıkmıştı. Heyet gelmeden önce, bu konuya ilişkin olarak cezaevlerinde ve dışarda kimlerle görüşmelerinin daha uygun ve yararlı olacağına dair önerilerimizi öğrenmek üzere bizimle temas kuran Avrupa Parlamentosu yetkililerine, ayrımsız bütün devrimci örgütlerin değişik cezaevlerinde bulunan bellibaşlı kadrolarının isimlerinin yanı sıra, özellikle Üçlü Blok adına ayrıca temas kurmalarını önerdiğimiz kurum ve kişilerin telefon numaralarını gönderdik.

Bir süre sonra, heyetin özellikle cezaevlerindeki temsilcilerle bu konuya ilişkin görüşmelerde bulunma talebini Türk Hükümeti’ne resmi olarak iletebilmesi için, AP’na çağrı niteliğinde mektupların yararlı olacağı talebinde bulunuldu. Buna yanıt olarak, “Cezaevlerindeki tutsaklar ve temsilciler adına kimsenin böyle bir talepte bulunamayacağını fakat aileler ve avukatlar adına bunun yapılabileceğini” belirttik. “Bunun da yeterli olacağının” söylenmesi üzerine, kendi ailelerimiz adına sorunun özünü ve asgari çözüm çerçevesini içeren kısa bir metin gönderdik. Birkaç gün sonra, aynı içerikte, hatta neredeyse aynı cümlelerle benzer bir metnin DHKP-C tutsakları adına da bir kurum tarafından AP yetkililerine iletildiğini öğrendik. Hatta bu haberi bize veren AP yetkilisinin, “Aradaki görüş ayrılıkları giderildi mi? Çünkü gelen bu metinle, sizlerin gönderdiği arasında hiçbir fark yok…” şeklinde bir sorusuna muhatap olduk. Ama aynı şaşkınlığı biz yaşamadık. Çünkü o günlerde, içerde ve dışarda başkalarına karşı hala eski kafayla farklı tellerden çalanların, ikili ilişkiler sözkonusu olduğu zaman nasıl farklı tellerden çaldıklarının sadece yeni bir örneğiydi bizim için bu olay. Aile heyetlerinin ortak temasları sırasında da buna benzer çok örnek yaşandığını zaten biliyorduk.

Sözkonusu heyet, 6-8 Haziran arasında çeşitli temasların yanı sıra Sincan ve Kandıra’da, öğrenebildiğimiz kadarıyla tamamı DHKP-C’li tutsaklarla görüşmeler yaptı. Ancak, isimleri daha önceden bildirildiği ve Türk Hükümeti tarafından onay da verildiği halde, hastanelerdeki ÖO direnişçisi yoldaşlarımızla dahi görüşmeleri son anda engellendi. Bu arada AB Türkiye Temsilciliği tarafından, heyetin Türkiye’den ayrılacağı 8 Haziran sabahı çeşitli demokratik kurum temsilcileriyle birlikte yapılacak bir toplantıya davet edildik.

Nisan başından itibaren yürüttüğümüz girişimleri önceleri ‘değersizleştirme’ ve sabote çabalarına girişen, bunu giderek seviyesizce saldırı ve iftiralara dönüştüren sol tasfiyecilerden DHKP-C çizgisinde yayın yapan “Vatan” adındaki dergi, “O toplantıda neler konuşulduğunu açıklamamızı” istemişti o zaman bizden. Cezaevlerinin ve devrimci hareketin geleceğinin söz konusu olduğu ve yüzlerce devrimci kadronun ölüme gittiği bir dönemde, bu tür seviyesizce saldırı ve polemiklere kulak asmama tutumumuzun bir gereği olarak, komünist devrimci kişiliğimiz ve girişimlerimiz hakkında şaibe yaratmaya yeltenen bu Bizans numaralarına hakettiği yanıtı vermeye o zaman tenezzül etmemiştik. 19 Aralık öncesi yapılan görüşmeler dahil, gizli kalacağını düşündükleri kapalı kapılar ardında ve ikili temaslar sırasında ayrı, dışlarındaki devrimci örgütler ve kamuoyu karşısında ayrı görüntüler sergileyenlerin bu talebini, bu sürecin diğer bütün aşamalarına ilişkin olarak yaptığımız gibi, bu konuda da somut belgelere ve tanıklara dayalı olarak bugün yanıtlayalım.

Toplam 1,5 saat süre ayrılan toplantıya, bizim dışımızda, İzmir Barosu‘nun o zamanki başkanı, ÇHD‘nin o zamanki başkanı, İHD Başkanı, İHV Başkanı, TTB Başkan Yardımcısı ve İHD Genel Sekreter Yardımcısı katıldılar. Bizden önce konuşan İzmir Baro Başkanı, ÇHD ve İHD Başkanları, Türkiye’deki genel demokrasi sorunları, hukuk alanında yapılması gereken reformlar ve Kürt sorunu üzerine konuştular. Sadece İHD Başkanı, cezaevleri sorunu ve ÖO’larına da konuşması içinde değinip geçti. Sıra bize geldiği zaman, “konumumuz gereği, bütünüyle cezaevleri sorunu ve sürmekte olan ÖO’ları üzerinde duracağımızı, bu direnişin insanlıkdışı katı bir tecrit ve izolasyon politikasına karşı tamamen haklı ve meşru bir direniş olduğunu, bakanlığın AB’nin hücre tipi cezaevlerine verdiği genel destekten de güç ve cesaret alarak uzlaşmaya yanaşmadığını” vurgulayarak, “bir çözüm şansının halen mevcut olduğunun ama bakanlığın buna yanaşmadığının” altını çizdik.

Bizim bu konuşmamız üzerine, heyet başkanı olan ve Avrupa Parlamentosu’na çok etkili bir isim olduğunu öğrendiğimiz Avusturyalı parlamenter Hannes Swoboda söz alarak, “bizim bu direnişi tecrit ve izolasyona karşı bir direniş olarak tanımladığımızı, fakat heyet olarak Sincan ve Kandıra’da görüştükleri tutuklular ve temsilcilerinin, bu direnişin nedenleri ve amaçları konusunda farklı şeyler söylediklerini, onların direnişi ‘AB dahil emperyalizme ve IMF reçetelerine karşı bir direniş’ olarak tanımladıklarını, ‘IMF’nin halkların düşmanı olduğunu, Türk halkının da IMF’ye karşı olduğunu ve kendilerinin de bu tepkiyi temsil ettiklerini’ söylediklerini” ifade etti.

Swoboda’nın, muhafazakar gruba mensup olduklarını sonradan öğrendiğimiz bazı heyet üyelerinin de kafalarını sallayarak onayladıkları bu konuşmasına, önce, “AB’nin hücre tipi cezaevlerini destekleyici tutumuna karşı duyulan haklı tepkinin ifadesi olarak bu tür konuşmalar yapılmış olsa bile, bunların direnişin gerçek nedenlerini ve taleplerini yansıtmadığını ve bu direnişin tecrit ve izolasyonu ortadan kaldırma amacıyla yapılan bir direniş olduğu” yanıtını verdik. Bizim bu yanıtımız üzerine Swoboda, “Hükümet de bu direnişin tamamen politik amaçlar için yapıldığı görüşünde. Bunu doğrulayan kendi gözlemlerimiz dışında bize verilen bazı yazılı belgeler de var” şeklinde bir yanıt verdi. “Bunların düzmece olabileceğini niye düşünmüyorsunuz?” sorusunu yönettiğimiz sırada söze Daniel Cohn Bendit girdi. “Bizim tepkilerimizi anladığını, yaklaşımımızı önceden de bildiğini, fakat bu heyetin iki ayrı grup halinde Sincan ve Kandıra cezaevlerinde yaptıkları görüşmeler sırasında konuştukları tutuklular ve Kandıra’daki bir temsilcinin farklı içerikte konuşmalar yaptıklarını, Ayrıca Kandıra’daki temsilcinin kendisine bu içerikte yazılı bir metin de verdiğini” vb. söyledi. Bunun üzerine, “O temsilcinin söylediklerinin en fazla kendileri için bağlayıcı olabileceğini, ama onların dışında, farklı örgütlere mensup yüzlerce devrimcinin daha bu direnişte yer aldıklarını, gerçeğin bütün yönlerini görmek yerine neden devletin de işine gelen yönünü görmeyi seçtiklerini; bu anlamda farklı yaklaşımları sahip devrimcilerle görüşmelerinin neden engellendiği sorusunu kendilerine ve bakanlığa sorup sormadıkları” sorusunu yönelttik. Cohn Bendit bu soruyu, “Biz bunun nedeninin farkındayız” diyerek geçiştirdi.

Bu sırada söze giren heyet üyelerinden biri, “Tecritle neyi kastediyorsunuz? Hükümet ortak kullanım alanlarını da açan bir değişiklik yaptığı halde hala tecritten söz edilebilir mi?” içerikli bir konuşma yaparak tartışmayı “tecrit var mı yok mu?” tartışmasına kaydırdı. Bu konuda da, “F tipleri”ndeki somut uygulamalardan örnekler vererek, uygulananın insanlıkdışı bir tecrit olduğunu sergilemeye çalıştık. Bu noktada TTB temsilcisi de tartışmaya katılarak tecritin varlığını sergileyen net bir tutum takındı. Tartışmanın giderek sertleşmesinin yanı sıra “heyetin programının sıkışıklığı ve bu toplantı için ayrılan sürenin bitmek üzere olduğu” gerekçesiyle toplantıya son verildi.

Toplantının bitiminde, Cohn Bendit ve danışmanı ile yaptığımız kısa sohbette, özellikle Kandıra’da yapılan görüşmenin Cohn Bendit tarafından daha sonra basına da açıklanan bazı detaylarının yanı sıra, “heyetin bu ziyaretten, tutuklular aleyhine bir izlenim ve kanaatler edinerek ayrıldığı” gözlemini öğrendik.

Aynı gün başka bir kaynaktan öğrendiğimize göre, heyetin Kandıra’ya yaptığı ziyaret sırasında DHKP-C temsilcisinin sözlü ve yazılı olarak dile getirdiği görüşlerin yanı sıra, cezaevi idaresi de tutsaklar arasındaki haberleşme sırasında ele geçirilen bazı notların fotokopilerini heyete vermiş: bunlardan birinde DHKP-C’nin önde gelen kadrolarından biri olduğu iddia edilen ve yazışmalarında “Fidel” kod adını kullanan tutsak, “Bu direnişi sadece cezaevleri sorunu için yapılan bir direniş olarak görmenin yanlış olacağını, sorunun, PKK’nin teslimiyetinden sonra halklara umut ve güven verecek bir alternatifin varlığını gösterme sorunu olarak görülmesi gerektiğini, kendileri dışında kalan solun bunu göremediğini, ama kendilerinin baştan beri bunu görerek hareket ettiklerini ve bundan sonra da buna uygun hareket edeceklerini, bu yüzden bazı taleplerin kabulü ile sınırlı bir anlaşmayı kabul etmenin yanlış olacağını” belirtiyormuş. Bu bilgiyi veren muhatabımız, Heyet Başkanı Swoboda’nın bizimle tartışırken söz ettiği “belgeler”den birinin de bu not olduğunu belirtti. Zaten DHKP-C’nin direnişin amaçları ve talepleri konusunda o güne kadar çizdiği zigzaglar ve yarattığı bulanıklık, böyle bir notun gerçekten var olup olmamasından da bağımsız olarak bu hesabın güdüldüğünü fazlasıyla sergiler nitelikteydi.

Bu heyetin ziyaretinin ardından, ÖO eylemcilerinin tahliyeleri hızlandı. Nisan ortalarında başlayan, Mayıs içinde tek tür örneklerle devam eden uygulama, Haziran’ın ilk yarısından itibaren adeta kitlesel bir boyut kazandı. Tahliye edilenlerin ÖO’nu dışarda da sürdürmeleri konusu, yeni tartışma ve ayrışmaları da beraberinde getirdi.

Sol tasfiyeci blokun başını çeken DHKP-C, eylemi dışarda da sürdürme tutumunu bir örgüt kararı haline getirerek, buna uygun davranmayan kendi eylemcilerini uzunca bir süre “hain” olarak damgaladı. Bununla da yetinmeyerek, kendi örgütlerinin aldıkları kararlar doğrultusunda dışarda bu tutumu benimsemeyen başka örgütlerden ÖO direnişçilerini de, “eylem kırıcısı” vb. olarak suçlamaya yeltenecek kadar ileri gitti. İşin trajikomik tarafı, bu konuda herkese karşı yeni bir ‘savaş içinde savaş‘ açan DHKP-C, zamanında kendisinin seçerek belirlediği kendi eylemcilerinin bile ancak yüzde 15-20 kadarına bu kararını uygulatabildi. Yani bu keskinlik, kendi mantığı içinde ‘kahraman‘dan kat kat fazla ‘hain‘ üretti. Her zaman olduğu gibi bu konuda da DHKP-C’nin kuyruğuna takılmaktan geri kalamayan TKP(ML) ile ‘eklenti’ eylemci TKİP’in hali ise tam bir rezaletti. Cezaevlerinde DHKP-C ile birlikte yayınladıkları ortak imzalı yazılarda, dışarda sürdürme tutumunu doğru bulmayan diğer devrimci örgütlere ve örgütlerinin politikaları doğrultusunda hareket eden ÖO direnişçilerine saygısızca dil uzatan bu örgütlerden TKİP’ten dışarda ÖO’nu sürdüren bir tane bile eylemci çıkmadı. TKP(ML) ise, tahliyeler başladıktan üç buçuk-dört ay kadar sonra topu topu 5 kişilik bir ekip çıkarabildi; sırf ‘görüntüyü kurtarma’ amacıyla düzenlendiği her halinden belli olan bu girişim de, örgütünün kararını ciddiye alarak sonuna kadar gitme kararlılığını gösteren Yeter GÜZEL adındaki bir devrimcinin daha şehit düşmesinin dışında kendi içinde çözüldü ve fiyaskoyla sonuçlandı.

DHKP-C ve kuyrukçularının, kendi dışlarındaki devrimci ve demokrat güçlere karşı baştan beri izledikleri ve direnişe de büyük zararlar veren saygısız ve sekter politikaların zirve noktalarından birini oluşturan bu tutum, esasında direnişin artık bir çıkmaza saplandığını ve kaybedilmekte olduğunu hissetmekten de kaynaklanan bir hırçınlığı yansıtıyordu. O gün gelinen noktada, ölümlerin sayısı ne kadar artarsa artsın sırf buna bağlı olarak, hedeflenen sonuçların elde edilebilme şansı neredeyse kalmamıştı. Direniş, içerde ve dışarda bariz bir biçimde güç ve irtifa kaybediyordu. Eğer direniş halen bir yükselme trendi içinde olsaydı veya sonuç alma şansının hala güçlü olduğu bir evrede bulunulsaydı, sadece bir kararlılık göstergesi olmakla kalmayıp, sonucun alınmasını da zorlayıcı bir baskı unsuru olarak, tahliye edilen direnişçilerin ÖO’nu dışarda da sürdürmeleri elbette yerinde ve doğru bir tutum olurdu. Ne var ki, bizim subjektif niyet ve beklentilerimizden farklı olarak durum tam tersineydi.

Cezaevlerinde, direnişin temel gücünü oluşturan ÖO’larına zorla müdahalelerin yanı sıra çok sayıda dökülme yaşandığı için, bu eylem biçimi, esasında tahliyeler öncesinde büyük ölçüde etkisizleşmişti. İnisiyatif zaten büyük ölçüde kaybedilmişti ve kaçırılan son fırsatlardan sonra onun tekrar ele geçirilebilmesi oldukça zordu. Dışarda ise zaten hep zayıf ve yetersiz kalan destek, o kesitte yeniden dibe vurmuştu. Aileler içinde bile yeni temaslar ve girişimlerde bulunacak heyetler oluşturmakta zorluk çekiliyordu; ezici bir çoğunluk “çocuğunu bir biçimde kurtarmanın” peşine düşmüştü. Eylemin aylarca uzamasının yarattığı yorgunluk, artık bitkinlik ve eyleme karşı tepkiye dönüşmüştü. O güne dek çok çaba harcamış en yakın destek güçleri dahi, bu eylemde “ölümün amaç haline getirildiğini” düşünüyor ve bütün devrimci hareketi “,ölüme dayalı siyaset yapmakla” suçluyordu.

Bu koşullarda, ÖO’nun dışarda da sürdürülmesi, bu tepkileri ve olumsuz kanaatleri pekiştirmekle kalmayacaktı; direnişe karşı sempati ve desteği büyütücü olmak şurada dursun, ona da çok büyük zararlar verecek yeni beklenmedik tutumlar doğurabilecekti. Nitekim, dışarda sürdürme pratikleri sırasında bunun örnekleri fazlasıyla görüldü. Bazı aileler, “akraba” görünümü altındaki sivil polislerin desteği ile ÖO yapılan evleri basıp çocuklarını “kurtarmaya” giriştiler. Kamuoyunun önüne uzunca bir süre “sözcü” kimliği ile çıkan -üstelik “en keskin” pozlar sergileyen- eylemciler, geceyarıları pencereden atlayıp ÖO evlerinden kaçtılar; “banyo yapmaya gidiyorum” diyerek ailesinin yanına gidenler, arkadan “eylemi bıraktıkları” haberini gönderdiler, vb. vb. Sırf bunlardan ibaret olmayan, ama, “bu direnişin, örgütlerin zorlamasıyla ve başka hesaplarla sürdürüldüğü” kanaatinin yaygınlaşıp pekişmesine neden olan “dışarda sürdürme” pratiği sırasında sergilenen buna benzer akılsızca tutumlar, Sevgi ERDOĞAN‘ların, GÜLSÜMAN‘ların, ZEHRA‘ların, YETER‘lerin duruşlarıyla vermek istedikleri mesajları da gölgeledi; direnişe duyulan sempati ve desteği büyüteceği yerde, kaldığı kadarını da adeta sildi süpürdü.

O zaman, küpe de zarar veren bu son keskinliğin hangi akla hizmet için yapıldığı sorusu sorulacaktır. Bu kez, sadece gelişmelerin yönünü göremeyen bir politik körlük değildir sözkonusu olan. İlk bakışta onunla çelişen ama aslında ondan da beslenen bir ‘politik kurnazlık‘ girmiştir bu konuda işin içine.

Bu kadar büyük bedellerin ödendiği, bu kadar görkemli ve kitlesel bir direnişi kendi küçük hesapları uğruna tıkanıklık ve yenilgiye sürükleyen sol tasfiyeciler, o güne dek yaptıkları akıl almaz hataların ürünü olan bu sonucun suçunu ve vebalini başkalarının sırtına yıkabilmek için seçmişlerdir bu yolu. Her şeyden önce, işlerin neden ve nasıl bu hale geldiğini açıklamakta zorlanacakları kendi güçleri, devrimci-demokrat kamuoyu ve tarih karşısında, “Biz son ana kadar elimizden geleni yaptık, ama diğerleri bizi yalnız bıraktılar” demagojisine zemin hazırlamak için, gelinen o noktada sonuca artık hiçbir olumlu katkısının olamayacağı çok açık olan “dışarda sürdürme” keskinliğine başvurma ihtiyacını duymuşlardır. Nitekim onu direnişin kendisini ve amaçlarını gölgeleyecek dramatik bir showa dönüştürmelerinin de, kendilerini ‘tekleştirmek’ için herkese karşı yeni bir savaş bahanesi haline getirmelerinin de nedeni bu hesaptır. Kısacası, o noktadan itibaren “devlete karşı politika”nın yerini yeniden “başkalarına karşı politika” almıştır.

İşin kötüsü, bu hastalık o noktadan itibaren MLKP başta olmak üzere başkalarına da sirayet etmiş; direnişi ÖO biçiminde sürdürmenin sonuç alma şansının artık kalmadığı görüldüğü halde, sırf “başkaları ne der” korkusunun baskılanmasıyla, 2001 Temmuz’undan 2002 Mayıs’ına kadar geçen tam 11 ay boyunca gerekli adımı atma cesareti gösterilememiştir.

Temmuz’dan itibaren 2001‘in yaz ayları, dışarda sürdürme pratiklerinin yol açtığı olumsuz sorgulamaların derinleşmesinin dışında tam anlamıyla bir ‘ölü mevsim‘ olarak geçti. Harekete geçirilmeye çalışılan güçleri yerlerinde bulmak dahi mümkün değildi. Eylül ayına gelindiğinde, konuyu gündeme sokmak dahi çok büyük çaba gerektiriyordu. Kiminle konuşulsa, “bu eylem biçiminde ısrarı, artık anlamsızdan da öte saçma bulduğunu” belirten tepkiler ve kayıtsızlıkla karşılaşılıyordu. Koşulların tümüyle aleyhimize dönmüş olması gerçeğini dikkate alarak, “uygun bir formül bulunarak ÖO’larına son verme” önerisini gündeme getirdik.

Bunu yaparken yine gerçekdışı düzeysiz saldırılar ve spekülasyonlarla karşılaşacağımızı tahmin ediyorduk. Eylemin yenilgiye uğramasının sorumluluğunun üzerine yıkılmaya çalışılacağı bir ‘günah keçisi‘ arayışlarının ön plana geçtiğinin farkındaydık. Buna rağmen, uğranılan fiziki ve moral kayıpların daha fazla büyüyüp derinleşmemesi sorumluluğunun gereği olarak bu öneriyi gündeme getirmekte tereddüt etmedik.

Önerimiz, öncelikle karşılıklı diyalog ve ikna mekanizmalarını bir kez daha sonuna kadar işleterek ÖO’larına hep birlikte son verilmesinin sağlanmaya çalışılmasını içeriyordu. Ancak, bilinen yaklaşımları nedeniyle DHKP-C buna ayak direyecek olursa, ikna için makul bir süre daha çaba harcandıktan sonra, gerekirse o olmadan da bitirmek göze alınmalıydı.

Bu konuda birliktelik sağlandığı taktirde, buna paralel olarak barolar, İHD, TTB, TMMOB, vd. demokratik kurumlar, önde gelen aydın ve sanatçılar, gazeteciler ve konuyla başından beri ilgilenen tüm güçlerle yeniden temas kurularak, “tecrit ve izolasyonun ortadan kaldırılması” talebinin gerçekleşmesi doğrultusunda yeni bir girişim başlatmaları istenmeliydi. Onların bu temelde çabalarını sürdüreceklerini kamuoyuna deklare etmelerinin yanı sıra, kendilerinin hareket zeminini güçlendireceğini belirterek yapacakları bir çağrıya bağlı olarak, cezaevlerinden de, “demokratik kurum ve güçlerin bu çağrılarına yanıt olarak ÖO’larına son verildiği, ama devletin tecrit ve izolasyon yoluyla devrimci tutsakları teslim alma çabalarına karşı direnişin sürdürüleceği” şeklinde bir açıklama yapılmalıydı.

Eylül başından itibaren, bu öneri temelinde diğer devrimci örgütlerle yeni bir temas trafiği başlattık. TKP/ML ile zaten sürecin en başından beri görüşlerimiz büyük ölçüde çakışıyordu. Bu konuda da aramızda görüş birliği oluştu. Diğer 7′li Platform bileşenleri de bu öneriyi benimsiyorlardı. MLKP içinde ise bu konuda yaklaşım farklılıkları olduğu görülüyordu. Nisan ayından itibaren görüştüğümüz dışardaki yetkili temsilcilerinin yanı sıra bazı cezaevlerindeki temsilcileri de bizim yaklaşımlarımızı doğru gördüklerini belirtir ve destekleyici bir tutum sergilerken, sol tasfiyeci bloktan da etkilenerek daha ‘ara bir duruş’u savunanların olduğu da belliydi.

Bu farklılık, daha sonra resmi olarak da dışa vurdu; MLKP MK, “ÖO’larının dışarda da sürdürülmesi görüşünde olunduğu halde, bunun, dışardaki yönetici kadroların bu konuda yeterli çabayı harcamamaları nedeniyle yaşama geçirilemediği” şeklinde bir özeleştiri yayınladı. Tahliyelerin üzerinden aylar geçtikten sonra, üstelik dışarda sürdürme pratiklerinin sonuçları da ortada iken yapılan bu özeleştiri ve tahliyelerden tam 11 ay sonra böyle bir pratiğe yönelinmesi, esasında MLKP’nin de ‘görüntüyü kurtarma‘ akıntısına kendisini kaptırdığının göstergeleriydi.

TKP(ML) ile ise, ilişkilerdeki yıpranma ve oluşan karşılıklı tepkiler nedeniyle, 2002 Mart sonuna kadar doğrudan bir temasımız olmadı. Önerilen çerçevede onlarla görüşmeleri TKP/ML’li arkadaşlar yürüttüler. Aslında onlar da, o koşullarda ÖO biçiminde ısrarın anlamsızlığını giderek daha fazla görmeye başlamışlardı. Fakat o güne kadar kader birliği yaptıkları DHKP-C’den kopmayı göze alamıyorlardı. Bu konuda önce onlarla bir birliktelik sağlamaya çalışmak için süre istediler. Kendileriyle görüşen TKP/ML’li arkadaşlara söylediklerine göre, DHKP-C’ye, “belli girişimlerin ardından sonuç alınamadığı taktirde, ÖO’larına son verilmesini de içeren” bir öneride bulunmuşlar ve onun cevabını bekliyorlardı.

Süreç boyunca sol tasfiyeci blokun dekor süsü olmaktan öte bir rolü ve ağırlığı olmayan TKİP ise, “Direnişin bu biçimiyle artık bir sonuç alamayacağını kabul etmekle birlikte, iradi bir son verme yerine ‘kendi kendine sönümlenmeye bırakılması’ görüşünde olduklarını” belirtti. Ödenen o kadar bedel yetmezmiş gibi daha onlarca yetişmiş devrimci kadronun ölümünün ya da sakat kalmasının sözkonusu olduğu bir eylemin bitirilip bitirilmemesi konusunda sergileniyordu bu sorumsuz, vurdumduymaz tavır.

Bu tereddütler ve yalpalamalar nedeniyle, yeniden aylar yitirildi. Bu arada 11 Eylül eylemleri oldu; dünyadaki bütün dengeler ve gündem değişti. Buna rağmen biz hala zaman yitiriyorduk. Bu sırada üç büyük ilin Baro Başkanları, 2001 Kasım‘ında son bir hamle olarak “3 Kapı, 3 Kilit” formülünü gündeme getirdiler. Bundan 7 ay önce bizim hem de bir “ön çerçeve” olarak gündeme getirdiğimiz bundan çok daha kapsamlı bir çözüm önerisine yanaşmamakla kalmayıp sabote etmek için ellerinden geleni yapanlar, köprünün altından onca su aktıktan sonra bu öneriyi benimseyip desteklediklerini açıkladılar ama iş işten geçmişti. Nitekim devlet, gelinen noktada bu öneriyi kaale bile almadı.

TKP(ML)’nin, DHKP-C’nin yanıtının netleşmesini beklemesi, 2002 Ocak sonlarını buldu. DHKP-C’nin, ÖO’larını son verme niyetinde olmadığı bir kez daha görüldüğü halde, üzerinde birleşilen adımı atma cesareti hala gösterilemiyordu. Şubat sonu-Mart başlarında bu kez de MLKP, dışarda ÖO’na başlamak da içinde olmak üzere yeni bir kampanya başlatacaklarını ve bunun sonuçlarını da gördükten sonra durumu değerlendireceklerini açıkladı. O koşullarda bu, “tribünlere oynamak”tan başka bir anlam taşımıyordu. Ama kimse “ilk taşı atan” olmak istemediği için, “birliktelik” adına bu kez de MLKP’nin beklenmesi eğilimi ağır bastı ve nihayet 2002 Mayıs sonunda DHKP-C ve TKEP/L (ve tabii resmi bir görüş belirtmek cesaretini bile gösteremeyen TKİP) dışında kalan tüm devrimci örgütler ÖO Direnişi’ne son verdiklerini açıkladılar.

Bir dönemin finali
Faşizmin TDH’ni tasfiyeyi amaçlayan “F tipi” saldırısı ve ona karşı direniş süreci, bölüm girişinde de belirttiğimiz gibi, TDH’nin 12 Eylül sonrası gelişim sürecinde ‘merkezi bir konum ve ağırlığa’ sahiptir. Sadece ‘dün’e ait olmakla kalmayıp ‘geleceği’ de belirleyecek sonuçlar ve deneyimler içeren bir kesittir. Bundan dolayı, onun üzerinden atlamak ya da alışılagelen kalıplar içerisinde, seçilmiş bazı yönlerine dayalı “değerlendirmeler”le geçiştirmek ne mümkündür ne de sorumlu ve doğru bir tutum olur. Sürecin arka planında yer alan çoğu gelişmenin, halen devrimci kadrolar ve kamuoyu tarafından dahi bilinmiyor oluşu, bu değerlendirmenin kapsamını da geniş tutmayı gerekli kılan bir diğer zorunluluktur.

Bu tarihi direniş sürecinin ortaya koyduğu sonuç ve dersleri tek bir başlık altında toplamak ve özetlemek gerekirse, bu süreç, 3. Konferans’ımızın Sonuç Bildirgesi’nde altını çizerek vurguladığımız bir gerçeğin, yani “sınırlı bazı devrimci özelliklere sahip olmakla ve antifaşist direnişçilikle yetinen bir devrimcilik anlayışının artık ömrünü doldurduğu” gerçeğinin faturası ağır bir göstergesi olmuştur. Bu anlamda bu süreç, bir dönemin finalidir.

Artık aşılması gereken anlayış ve alışkanlıklarla yürünemeyeceğini, bu tarz bir devrimcilikle süreçlere ve tarihsel gelişmelere öncülük edilemeyeceğini, pratikte ne kadar büyük bir cesaret ve kararlılık sergilenirse sergilensin yeni çıkmazlara saplanmaktan ve yenilgilere sürüklenmekten kurtulunamayacağını acı bir biçimde göstermiştir.

TDH, sadece ağır fiziki kayıplara uğramakla kalmayıp bundan daha büyük bir moral ve prestij kaybına uğradığı bu süreçten gereken doğru dersleri ve sonuçları çıkaramadığı sürece, bugünkü cılız ve etkisiz konumundan kurtulabilmesi de mümkün değildir!

Gerek örgütsel gerekse bireysel bazda, kimde, ne ölçüde yoğunlaştığına bakılarak aldatıcı bir teselli ve rehavet anlayışına sürüklenmeksizin, bu tarz ve alışkanlıklar aşılmak zorundadır!..


  • TiKB-MK
  • TiKB-iK
  • TiKB-YDK
    • Kamuoyuna ve tarihe!.. Komünist olmanın en başına yazılacak değerlerden biri de dürüstlüktür! Ayaşlı gibilerinde bu kalmamıştır. Yanlış hesaplar yaparak sonuçlarını göğüsleyemeyecekleri girişimlerde bulunmaya kalkışmasın hiç kimse!..

      Her yeni tarihsel evrede eskinin hataları yeni bir biçim altında kendilerini gösterirler. Yalnız birincilerde trajedi olan ikincilerde komediye dönüşür

      İnsanların adıyla özdeş kimi özellikleri vardır. İsmi söylenince bir kavram, bir duygu, bir fotoğraf beliriverir hemen.

Advertise Here

Site içi arama

Arşiv

Fotoğraflar